| z/uyku |
![]() .../darkmoonEhl-i: dostLar yazdI
... bir haftadır her gece sabaha karşı çisil çisil yağmur yağıyordu.. otlar diz boyu ve gömgöktü.. suya doygun toprağın üstünde, inanılmaz bir hızla yer değiştiren siyahi bulutların aksi vurmuş küçük birikintiler hareketli bir resim parçası yada sihirli kırık bir ayna gibi şavkıyordu durma.. doğu, boğulmuş, renksiz saydam bir ateşti.. sulara düşen mat beyazlık giderek büyüyordu.. kanadı kırık gümüşi bir duman genzi yakan.. ağarmış ve incelmiş saçlarıyla güçsüz.düşmüş bir bulutun kanat çırpışıydı.sabah.yağmur sonrası, üç çocuk hızlı adımlarla hışırtıyla yürüyorlardı.. paçaları ıslak, elleri soğuktu.. hafta sonuydu, cumartesi yahut pazar.. üç çocuk salyangoz toplamaya gidiyordu, son yağmurlardan sonra iyice şişmiş, irelip büyümüş salyangozları toplamaya gidiyorlardı.. bir kilo salyangoz yedi buçuk lira, yarım ekmek sucuklu tost yirmi liraydı.. bir kilo salyangoz yedi buçuk lira, sinemada öğrenci bileti yirmi beş liraydı.. zamanın çok yavaş seyrettiği bir çağdı.. dün kısa, bugün uzun ve yarın uzaktı.. salyangozlarda çok yavaştı, kabukları ağır, izleri yapışkan ve antenleri sağırdı.. orman kendine has sesleriyle karşıladı gelenleri.. basamak basamak daha yukarılara tırmanan tarlacıklara destek olan taş duvarların arasından sular sızıyordu.. sular birbirine kavuşuyor, küçük derecikler oluşturuyor, bazen taşları, ölü dalları, toprağı, çam kozalaklarını kendine benzeten delirmeye meyilli bir akışla ormandan köye doğru gürültüyle koşturuyordu.. çocukların neşeli bağırtıları yankılandı ormanda.. burada çok var.. geliiiinnnn.. koşun çabuk.. hadiiii.. hayır siz gelin.. zengin madenlerdi izleri belirginleştirip uzağa götüren tuzak.. her biri bir yana dağıldı.. yapış yapış olmuş ellerinde taşıdıkları büyük naylon poşetler giderek ağırlaşıyordu.. salyangozlar kaderlerine razı, sakindi.. sonra birden ormanda seslerin gizemli ahengini bozan bir şey oldu.. gürültü değildi.. daha çok tuhaf bir sessizlik hali gibi bir şey.. bir tür yokluk.. ki sessizlik denilen şey çoğu kez aslında bildik, alışılmış, olağan seslerin durağan temposundan ibarettir.. ama o anda olan bu değildi.. çocuk kafasını kaldırdı ve gördü.. orada öylece durmuş dikiliyordu.. gözlerini belirsiz bir noktaya dikmiş duruyordu hiçbir şey yapmadan, kıpırtısız.. gözleri gökyüzüne benziyordu.. biraz beyaz çokça gri.. çocuk düzgün kırçıl sakalıyla eşeğin üstünde dimdik duran bu ak sarıklı ihtiyardan çok korktu.. bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.. sessizliği bozabilmeyi çok istemişti o an.. oysa ses telleri titreşse bile bu mümkün olmayabilirdi.. bilmiyordu.. deli gibi koşmaya başladı.. kendi nefesinden, çarpan kalbinden ve taşların üstünden yuvarlanan suyun sesinden başka hiçbir şey duymuyordu.. ormanın yaşlı saygıdeğer ağaçları üstüne düşer gibi kapatıyorlardı yolunu.. taş duvarlar yükseliyor, sular giderek kabarıyordu.. aniden her şey bitti.. ağaçlıksız bir boşluğa düştü.. sarı otlarla kaplı düzlük, yeşilin orta yerinde tuhaf bir kontrast oluşturuyordu.. akış normale döndü.. çocuk bir kapının önünde duruyordu şimdi.. dümdüz, yekpare ahşap bir kapı.. kolsuz kilitsiz dilsiz bir kapı.. kerpiçten tek göz bir bağ evine benziyordu burası.. küçük penceresinin önünde yarılanmış mumlar sıralıydı.. sonra duvar boyunca.. erimiş aşağı süzülürken ansızın donup kalmış iri damlaları, oynaşan gölgeleri vehmeden bir kolye gibi asılı kalmış boyunlarında.. ve üstünde nice dileğin ağırlığıyla beli bükülmüş mumlar.. kafasını küçük pencerenin camına dayayıp içeri baktı.. saçlarından bulaşan yağlı ter izi yapıştı kaldı cama.. içerisi karanlıktı.. döndü.. yine o bilmece gibi duran kapının önüne geldi, durdu.. elleriyle yokladı.. bir işaret yada gözden kaçmış bir şeyler arandı.. sonra bir an gözlerini yukarı kaldırdı ve küçük düzgün kesilmiş üçgen şeklinde ki o yuvayı gördü.. parmağını uzattı ve.. küçük işaret parmağı yuvanın içinde kaybolduğunda.. kapı boşluğa açılan bir kuyu kapağı gibi içeri savruldu.. günün ilk ışıklarının hücumuyla şaşkın, havada yüzer gibi duran yan yana dizilmiş tam dokuz sanduka duruyordu karşısında.. üstlerinde işlemeli yeşil örtüler vardı.. ve her birinin baş kısmını işaretleyen beyaz sarıklar.. biri hariç.. onun sarığı yoktu.. o öğleden sonra, sinema kapısında dikilmiş, uzatılan biletleri yırtmadan -muhtemelen tekrar satmak için- dikkatlice önündeki kutuya atan Topal’ın eline soluk mavi renkli, bir tarafı tırtıklı kağıt parçasını tutuşturup içeri girerken, gişedeki adam az önce verdiği onluklardan birini havaya doğru tutmuş üstündeki yapışkan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.. sonra.. sonra gong çaldı.. ışıklar söndü.. film başladı.. cujo.. cujo.. aslında iyi bir köpekti.. ..... geçen hafta bir adam öldü kollarımda.. tanımıyordum.. pek yaşlı sayılmazdı ama kemikleri sayılıyordu.. elmacık üstünden bir çift gözdü.. solgun derisinin altında ölgün bir ışık yanıyordu.. çok sevilen yada çoktandır beklenen biri gelecekmiş gibi hazırlanmış yatıyordu beyaz örtüleri altında.. sarıya çalan saçları vardı, yükseltilmiş bir yastığa baş koymuştu.. hayır tanımıyordum.. neden onun ziyaretine gittiğimi bilmiyordum.. işin tuhafı bunu garipser gibi bir halimde yoktu.. oysa oldum olası uzak durmuşumdur hasta ziyaretlerinden.. hele birde veda havası taşıyorsa nasıl davranacağını bilmez oluyor insan.. sanırım ben yüzümde donmuş bir gülümsemeye engel olamıyorum.. bir şeyler söylemem gerekir gibi rahatsız edici bir “hadi” dolanıyor içimde.. sıkıntı büyüyor.. dahası o insana ait tüm görüntüleri bastıracak kadar ağır bir an.. taşıyabileceğimden emin olamıyorum.. yada onu bu şekilde hatırlamak istemiyorum.. oysa o anda.. bilmiyorum.. kendi sakinliğime inanmaz bir rahatlık içindeydim.. yatağın az ilerisinde durmuş beni fark etmesini bekliyordum.. oda küçük pencerelerinden sızan ışık huzmelerinin kestiği loşluğu içinde kubbeli taş türbeleri hatırlatıyordu.. büyücek bir karyola vardı ve tahmin etmesi zor bir zamandan beri orada yattığı belliydi.. karşıya doğru bakıyordu.. birden döndü ve göz göze geldik.. ona doğru birkaç adım attım.. kapıdan nasıl girdiğimi hatırlamıyorum ama sessizliği bozmamak için epey yavaş hareket etmiştim.. sanki beni birden orda görünce korktu.. korktum.. böyle bir durumda kalmak, çok kötü bir şeye sebeb olduğunu hissetmek.. ölüm meleği değilim ben diye düşündüm bir an.. söylemek istedim.. dudaklarım aralandı yalnızca, sesim çıkmadı.. hayır.. biliyordu.. sakinliğim yerini adım atmanın imkansız olduğu bir paniğe bıraktı.. sıkıca sarıldı bana.. nefesim kesildi.. nefesi kesildi.. yardım mı istiyordu bilmiyorum.. çığlıklarımız birbirine karıştı.. kapıya bakıyorduk.. kimsecikler yoktu.. birileri koşsun yetişsin istiyordum.. birileri gelsin istiyordu.. çağırmamı istiyordu belki.. dilediği yardım bu muydu.. ses çıkıp çıkmadığından pek emin değilim.. ama uğraştım.. korkum yatıştı ve yerini öfkeye bıraktı.. hüzünlü bir parlayış gibi göze vurmuş bir öfke.. hiç kimse duymadı sesimizi.. sustuk.. anlattı.. ölümü dedi, önce başka gözlerde görür insan.. önce onlar söyler.. onlara gözlerin söyler.. küçük umutlar, belkiler, acabalar, Allahtan umut kesilmezler can yakar üstüne dikilen her bakışta.. acımayla karışık bir korkudur gelip geçen.. farklı yönlere giden iki trenin ışıklı vagonları gibi uzaklaşırsın, bir yıldız gibi kayıp giderken sana bakıp dilek tutan insanların gözlerinden.. kaçarsın.. dayanamazsın.. fısıltıları hiç dinmez.. dinmez.. dinmiyor.. öleceksin.. dualarını duyarsın.. tanrım sen bizi koru.. son anda bile.. son anda bile.. gelmediler.. kimsecikler gelmedi.. ellerime kenetli parmaklar yavaşça gevşedi.. avuçlarıma bir armağan gibi çırılçıplak korkularımı bıraktı.. kaç diye fısıldadı.. ve peşinden geleni pişman et.. aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa dehşet bir korkuyu serbest bıraktı ve gitti.. …………………………………………………………………………………………………. ..anastası tanır mıydınız.. anastasya değil anastas.. yaa.. tanımazsınız tabi.. hem mum sattığı filanda yok artık.. ne haliniz varsa görün şimdi.. görebilirseniz tabi.. işinize gelirse.. .. anastas.. işte böyle başlardı hikayesine.. bir varmış bir yokmuş olurdu.. işin burasında herkes gülerdi.. adettendi.. bir iki kişi laf atardı.. sonra ışıklar sönerdi.. göz gözü görmezdi.. anastasın evvel zaman içinden kalbur saman üstü hikayesi böyle başlardı.. orman perileri ağaçların soyundan gelen bir kadından söz ediyordu o zamanlar.. ağaçlar hep bir ağızdan itiraz ediyorlardı.. bunu öyle yapıyorlardı ki kimse içinde büyüyen şüpheye engel olamıyordu.. yaşlılar birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldıyor ve o anlamlı suskunluğa bürünmeden hemen önce kendilerine çevrilen gözlere yakalanmayı bilhassa istiyorlardı.. olan biten her şey bir oyundan ibaretti sanki.. herkes o kadından söz ediyordu.. görenler varmış diyorlardı.. görenler varmış.. mış.. bir şeyler hatırlamaya çalışır gibi beklerdi sonra.. yüzü hafifçe gölgelenir ve sanki aniden güzellik çağrıştıran bir şeyler görmüş gibi bir ifadeyle yeniden başlardı anlatmaya, kaldığı yerden.. kaldığı yeri kimse bilmezdi.. yavaş ve hırıltılı bir sesle duyulmadık şeyler anlatırdı anastas.. ama hikayeyi ondan dinlemeliydiniz.. bu önemliydi.. ertesi gün sokağı dolaşan öykü kesinlikle aynı şey olmazdı.. bütün o iyi anlatıcılar gibi aynı kelimelerle dinleyen herkese farklı şeyler anlatmayı biliyordu.. aklımda kalanlar bölük pörçük şeyler hep.. onun saçlarını hatırlatıyorlar bana.. birbirlerini tutmuyorlar.. .. hikayesini bitirdiğinde yere çivili gözlerini kaldırır.. kalabalığa doğru döner ve sonra içlerinden birisine bir şey söylerdi.. giderayak söylenmiş.. anlamsız birkaç kelime.. iç burkan bir sesleniş.. öylesine bir şey.. alaycı bir serzeniş yada düpedüz sunturlu bir küfür.. anastas.. sahneyi kahkahalar arasında terk ederdi.. .. bir gün eve dönüyorduk.. babam annem ve ben.. geç bir saatti.. ilerde biriken kalabalığa bir şeyler anlatan anastası gördüm.. duvarlaşmış, kendi içine kapanmış, halkalaşmış insanların arasında bir an görünüp kaybolan anastası.. annemin elini bırakıp koşmaya başladım.. ben yaklaştığımda kalabalık aralandı ve göz göze geldik.. bir yerlerinden vyetişmeye çalıştığım hikaye bitmişti.. yavaşça doğruldu.. bana doğru bir iki adım attı.. görünüşe bakılırsa son söz benim olacaktı.. biraz eğildi ve çok kısık bir sesle: ne yandan bakarsan bak....... sonra aniden sertçe çekildiğimi hatırlıyorum.. annem yetişmiş, elimden tutmuş, bir yandan beni sürüklüyor bir yandan da söyleniyordu.. korkmuştu sanırım.. yada koruma içgüdüsü devreye girmişti.. anastasın dudakları kıpırdıyordu.. bir şeyler daha söyledi yada bana öyle geldi.. duymadım.. şen kahkahalardan başka.. .. ertesi gün onu bulmayı ümit ediyordum.. ona bir şeyler söylemek belki özür dilemek yada uzaktan selam verir gibi sadece bir gülümsemek.. akşam ki olaydan dolayı biraz üzgün, biraz utanmış ama galiba daha çok öfkeliydim.. sonraki gün yada daha sonraki gün.. bir daha hiç kimse onu görmedi.. ölmüş diyenler, başka şehre gitmiş diyenler.. bir kızı varmış gelip almış diyenler.. diyenler.. diyenler.. kimse bilmedi.. bir zaman daha sürdü bu söylentiler.. başka başka yerlerden görenler varmış kaynaklı haberleri geldi mahalleye.. sonra arkası kesildi.. ve tekerlemelere karıştı anastas.. yarım kalmış, zamanın bilinmez bir anında dağılmış, kendini tekrar eden bir hikayeydi o.. sus gibi.. sis gibi.. ne yandan bakarsan bak.. merhaba, adım anastasmumsatsana.. bana kısaca anastas deyin lütfen.. ama siz.. anastası tanır mıydınız.. yo hayır anastasya değil.. anastas.. yaaa… tanımazsınız tabi.. hem mum sattığı filanda yok artık.. ne haliniz varsa görün şimdi.. görebilirseniz tabi.. işinize gelirse.. 04:04 - Perşembe, Eylül 28, 2006 - heceye nefes'kapısı
|
|

