z/uyku

watt yeniden..../kelimeleri kaybetmek.

Ehl-i: demir atKI





kadavra odasında fişlenmiş harf yığınlarından
en kesilmeye hazır olanı seçmektir konuşmak dedikleri.
bu kelimeler sırtlarını kumdan evlere dayarlar gene de bütün hayat aksamadan akıp gider.


kahramanlar asil ödüllere gözlerini dikmiş tamahkarlar olabilir.


oysa hergün yagmurun altında eriyip giden yüzler içinde
çok basit bağlardan izole edip kendini bütün bu kumdan evlerin izlerini yüzünden silenler vardır.

kahramanların tersine yürürler ...ödülleri yoktur.
kayıtsızlık denizinde boğulmaktan hep sonda kurtulurlar.
gözler bileklerine kadar uzanan bir linçte onları hep bu tuhaf ortak havuza çekmek ister.

biri bir gün diğerine her gün kullandığı çok basit bir kelimenin anlamını sorarak onu öldürebilir!

çünkü diğeri herkes gibi hergün bildik hayatın bildik motifi altında kendini tanımı gereksiz ama kabul gören boşluklarla işlemiş...kendiyle hayat arasına sert bir küslük sokmuştur.




lynch gibi beckett de insanın parçalanmış zihninden sızan kopuk hayatlar trajedisinin farkında bir benliktir.
ve öykülerin esas yüzlerinde kahramanların isimlerinin hızla silindiğinin,olay akışının olağan kurallarının işlerliğini kaybettiğinin...farkındadır.

bir çöp yığınıymışçasına simgelerin üstüste yığılıp insanın içinde yeni ama çoğunlukla çıkışına yakın sönen hayatlar yarattığını..bu garip parçaların ele gelir yanlarından ortalama bir kimlikle kişinin yaşadığını....


gerçeği yansıtmanın biricik yolunun onun aksilik dolu öz halini kullanmak olduğunu...kahramanı doğan-büyüyen-aşık olan vs vs ve sonunda ölen hikayelerin uydurma bir umuttan öteye gitmediğini...

benliklerin birbirinde eriyip çarpıldığını

bilir.

watt hayatlar arasında kendi hayatına rastlayamaz.
sonra watt hayatlar arasında kimsenin hayatına rastlayamaz.bu yüzden watt bir hayata sahip olur...ama hayatını kullanılır kılmayacak bir dünyada.





07:05 - Çarşamba, Aralık 26, 2007 - nefes {2} - heceye nefes'kapısı


klaus nomi

Ehl-i: demir atKI



nasıl anlatsam..sizin de bir pierrotunuz vardır eminim
siz onu her kendisine bıraktığınızda porselen cildi çatlardı.
dalgınlığında yol üstüne kapanırken;dantelli -pek sevilsin diye işlenmiş şimdi yürüyüşünü kesen yoran yakasını ,gölgesinden seçilemeyen ve çirkin çerçevesi yüzünden de sevilmeyen bir gemi fotoğrafının buğusu tutuştururdu.
...onun yüzü gibi bir fincandan içtiğiniz çaydaki şeker kanınıza  uyuşturan perileri yayarken pierrotunuz eve dönmenin kasvetinde binlerce kelimelik bir suskunluğa dağılırdı.
sizin çayınıza dökülen kırgınlığınız ve sonra halıya yayılan ev sahibinin öfkeli zaferi...kalbiniz şimdi bir kuş...annesinin önünde titreyen sesiyle nedenlerini anlatmaya çalışan ama sesi havanın ağırlığında ne kadar önemsiz olduğunu alnına yapıştırmak için tokat gibi hırçınlaşan küçük bir çocuk.

pierrot evden çıkar..pierrot gözünden kristal yaşlar toplar..pierrot..size gözyaşından bir yatak hazırlar...misafirlik bittiğinde unutur kalp hatırladığını-gülümseyişi hala karasızdır ve enselendiğinde titrer..

pierrot yağmur gibi göğsünüze yağarak ölür.ken...yeniden büyürsünüz kendinize.


 kötü demek..
güzel demek  gibidir..aynı kolaylıkla,harflerin üstüne basar ruhunuz...
ama yayılan müzik  birinin boynunu keser...



klaus nomi.

bedeni ölümünden önce çürüyen..cesedini izlerken pierrotlar için şarkı yazan adam...

kalbimi kırıyor varlığı...


ağrının kristalleri boğazına yapışmıştır..
keskin soğuğa dağılmak zorunda kalırsın...
...yaşamın hücum ettiğin her yanı hastalık olarak tenine
dönerken...sen birileri için eşşiz bir şarkısındır...
...kendi ağrısını dindiren...

içindeki delirtici telaş yüzünden soğumuş bir gülümseme.




04:19 - Saturday, Kasım 10, 2007 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


nazan öncel...

Ehl-i: demir atKI



buruk bir ses tonu...
küskün ..ama küstüğünü de yadırgamayan..

kayıp günler vardır..
kimse seni bulamaz...hatta arayamaz bile.
kesin bir sessizlikle dolusundur.
pencereden görebildiğin kadardır dünya.
karşı duvardaki çatlak ağrı dağı kadar heybetli ve önemlidir.

bu kayboluşta dinginlik yoktur ama..
doğru şarkıyı bulursan;

şehir içine akar..
sen daracık sokağından dünyaya yağarsın.


nazan öncel şarkıları...
böyle günler için yazılmış gibi..

çünkü yaşıyor..bir kadın..aşkları hastalıkları
zaafları olan...kırılgan ama hırçın..
duyarlı ...bu tarz bir kadın olmak bu dünya için yenilgisi tazelenen bir savaştır..
. alaycı bir gülümsemenin eşlik ettiği  filozofça derinliği...
düşüşlerindeki vurdumduymaz nezaketi...

onu seviyorum...
her bir hikayesini en kıytırık olanını bile
bir roman şatafatıyla yaşadığı için...

basit kelimelerle kurulmuş cümlelerin
anlam olarak  devrim yaratması.

bende bir resmin var yüzüme bakmıyor (kara tren )

herkes düşer..
düşmelidir...
yaşamı olduğu gibi sezmeyen sevmeyen herkes
düşmek ...parçalarının tadını almak zorundadır...

bu ülkenin dilinde çok fazla böyle şarkı yok
düşmenin filozofu olmak bilgeliğin en hoş halidir oysa
sadece aşk şarkıları değil..
dünyayı anlama çabası..
sade...kaotik..sade...kaotik...
tam dokunmak için...ruhun gözlerini kullanmak gerek ..

onun kasırgaları karşısındaki dinginliği...panik anlarda beni sakinleştiriyor..
hani o anlar ki...boşlukla aranda seni tutan tek şey
sadece ;
silik ,sana özel ama şu an için donmuş bu yüzden seslenmekte yetersiz bir isimdir..



nazan öncel

06:34 - Salı, Nisan 3, 2007 - nefes {2} - heceye nefes'kapısı


Antonin Artaud ve Vahşet Tiyatrosu

Ehl-i: demir atKI





Tiyatroyu bir salon ,seyirciler ve oyunculardan ibaret gören klasik anlayışı aşan tiyatroyu topyekün sanatçının elinde şeklini alcak bir hamur olarak gören özel bir isim Artaud..

.oyuncu , yazar , yönetmen avangarde tiyatronun aşırı doz kuramcısı , hayatı tam merkezinden soyan fikirlerin insanı...a bir de önemliyse ..fransız.

seyirciler ortada duracaktır..hayır ,seyirci oyundan kopuk olmayacaktır..oyun sahnede değil hayatın kalbinin attığı yerde kendisini yaratacaktır. oynanan her saniye yeni bir geçeğin kapısı olacaktır. oyun seyirciyi kuşatacaktır..

ve kostümler bu kendini yaratırken gerçekten kopuyormuş gibi duran ortamı destekleyecek gösterişte olmalıdır.

gerçekten kopuyormuş gibi duran..çünkü gerçeğin aslını sanatta yansıtmak için kullanılan ayna her zaman bildik görüntüyü aşacaktır.

şayet siz görüntüde gerçekliğe uygunluğu ararsanız, kaderiniz gerçekle özde zıtlaşmaktır.

uygulanması imkansız bulunan teatral teorilerin yanı sıra tiyatroda kalın kafalı her türden anlayışı yıkıp neredeyse yeni bir sanatsal dışavurum biçimi olabilmenin kapısını açan insan..

hayır ,hayır... bir savaşı tasvir etmeniz insanı anlatmaz. olayı anlatır. oysa o savaşı yaratan insandır. insanı otopsi masasına yatırıp bilinçaltını açığa çıkarmazsanız..hayır, hiç bir şey anlatmış olmazsınız.

sözler yetmez.Söz kısa kalır insanın aklının dibindeki tortuyu eşelemede. hareketlere, göstergelere , dilin yetişemediği yerleri çıplak bırakacak özellikle bedensel anlatımlara ihtiyaç var.

sürrealizm asla maslaseverlerin eğlencesi olmadı. gerçeklerin çarpıtılarak yeniden kurulduğu insansı hayata bir tepki oldu.Ancak Artaud büyüye inanıyordu ve bu akım tarafından iki yıl sonra tecrit edildi.

bali tiyatrosunda gördü zaten aradığını aklında yakacak kıvılcımı.

hayat içimizde çığlık çığlığa kendini ve etrafını katleden bir şeydir. vahşet bütün damarlarımızda bize ve onlara karşı kaynamaktadır. Acıyı inkar görsel bir avuntu olacaktır. İnsan çirkin yüzüyle ancak şiddete doymuş bir estetik yaratım aracılığıyla yüzleşebilir.

bu yüzleşmeyi etkili kılacak ağır vurgular yapılmalıdır ki insan kat be kat günce lhayatla örtülmüş sinsi özüne ulaşabilsin.

Vahşet Tiyatrosu Artaud'un insanlığa bıraktığı ve bedelini kanıyla ödediği içyüzüdür.

Vahşet Tiyatrosu'nun bildirilerini 1932 de yayınladı.

Tiyatro anlayışı;
absürd tiyatro yazarları , Jean Louis Barrault, Roger Planchon, Peter Brook, Jerzy Grotowsky gibi tiyatro insanları üzerinde özellikle etkili oldu.

Sanata , insana ve hayata her ne getirdiyse evet ,kanıyla ödemiştir ve en şiddetli tedavileri görmek zorunda kaldığı bir akıl hastanesinde geçmiş 9 yıl bunun sanırım sadece bir parçasıdır.







Yakarı / Antonin Artaud

Kafalar ver bize ateş olsun kor olsun
Göksel yıldırımlarla yanmış kafalar
Uyanık kafalar adamakıllı gerçek kafalar
Yansıyarak senin varlığından gelsin

İç'in göklerinde doğurt bizleri
Sağnaklı uçurumlarla delik deşik
Ve bir esrime dolaşsın içimizi
Bir cırnakla akkor halindeki

Açız işte açız doyur bizi
Yıldızlar arası sarsıntılarla
N'olur göksel lavlar aksın
Kan yerine damarlarımızda

Ayır bizi böl parçala bizi
Ateşten ellerin keskin yanıyla
Ölünen o yeri ölümün de uzağında
Aç işte üstümüze o alev kubbeleri

Silkele beynimiz sarsılsın
O senin görgün ve yordamın içre
Yeni bir tufanın pençeleriyle
Bozulsun zekâmız alt üst olsun







07:51 - Pazartesi, Aralık 11, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


lümpence şıklıkta japon darbesi

Ehl-i: demir atKI




bir gün ne yapacaklarını şaşırdılar...bir kaçı hariç hemen hepsi şaşkınlıktan donakaldı.saçmalama da çareyi bulanlar,denenmemiş ne var diye kendi kendini yeniden ısıtıp ısıtıp sunanlara -bir kaçı hariç tabi- ben de ,şimdi neyi sınayıp başaramayacaklar acaba gibisine bakıyordum..

dar bir alanda yeniyi bulma çabası, sırf bu bile ilgiye değerdi çünkü.

sonra bir gün başka türlü bir şey gördük.başka türlü kumaşlar,başka türlü dikişler,başka türlü formlar.. ...turkuaz bir sahnede kumaştan yapılmış heykeller gördük.

fransız yeni stilistlerin deneysel defile şovlarını bile aşan parlaklıkta bir şeyleri anlatan sahne kurgusunu ve de.(Hüseyin Çağlayan..aahh..o bir başka tabi :rolleyes: )

Japonlar sordu..hey oradaki..giyinmek nedir..

Kendileri yanıtladı..Giyinmek isyandır.

Şimdi kaldırın ağır kumaşlara geçirilmiş elit dikişlerinizi ,çünkü biz geldik ve moda sanat oldu.

Ama biz sanatçı olmak istemiyoruz.

Biz kendimizi pazarlamak istemiyoruz çünkü.(gene de iyi kazanıyorlar,pazarı da iyi çözdüler ya..neyse)

japonların gelişmiş bir görsel yorumlama tekniği vardı..artık içselleşmiş bir farklı ruh halindeliği..iyi işlenmiş kumaş kültürü de buna eklenince ve o japonsu uzaklık..ve keskin zeka..

avrupanın tanımadığı her şeye sahiptiler belki..modanın öldü denilen gövdesini yenilemek hatta yeni gövde üretmek için her şeye(iyi mi yaptılar..bilmiyorum ,izlemesi zevkliydi..ağır avrupa moda hıncının yıkılışını görmek de..)

japonlar,modasal sinir bozucu simetriyi sallamayan ,her tür burjuva örtünme alışkanlığıyla tersten bakışı aracılığıyla alay eden(dolayısıyla yeni tür burjuvalık yaratan ,napalım bu işin yan etkisi de bu) kişiler olarak çıkışlarında modanın evsahiplerine yeni stilleri için de rehberlik ediyordu.Tabi ilk şok dalgaları ve bir ihtimal yadsımalar sonrasında .

tamam,örneğin burjuvazinin doruğu ferre de fırfırlı stiliyle özellikle erkekler açısından cinsiyetlere bakışı yenilemiştir de tabi bütün bu olup bitenler saray kapılarının arkasında kalmıştır..

ama japonlar sokağa inmeyi başardı..

grunge giyim tarzına inanılmaz fikirler hediye etti.akabinde bu tarz sokaktaki en sıradan insana bile ucundan kıyısından bulaştı hatta.

kısaca..japon geleneklerinin zeki-duyarlı zihnilerden süzülerek batılı tarzın dar boğazına şok yansıması... sokağa dönüşümü postmodernizmin kuğu gölü balesi dahi olsa.


Issey Miyake...giyime bir terzi bakışıyla bakmayı reddetti.(hatırla etnik giysilerindeki basit yapı,kağıt katlama sanatı)..aşırı işlenmiş,detaylarıyla pahasını katlamış kıyafetler yerine geleneksel japon bakışının giyinmekteki hafifletici üslubunu da sırtına yükleyerek giysiyi kendisine ait bir teknikle ulaşılan özel bir ifade diline dönüştürdü..

hazırladığı giysiler için kurguladığı sahnelerde kafasındaki hafiflemiş insanın portresini çizen ve kamburundan rahata kaçmış bu insanı en çok yeşilin tonlarında görebilen tarzın da sahibi.




üst düzey giysi-kumaş-sanat üçgeni deneycisi japon kuşağın en yeni ismi olarak görülüyor ancak bana en karmaşık ve sivri yorumlayışı o yapıyor gibi geliyor.
Junya Watanabe..




07:41 - Pazartesi, Aralık 11, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


Hayat Güzeldir...

Ehl-i: demir atKI




Hayat Güzeldir

Yönetmen: Roberto Benigni98
senaryo:vincenzo cerami
Roberto Benigni
tonino delli colli görüntü yönetmeni
nicola piovani:müzik
Oyuncular: Giustino Durano, Nicoletta Braschi, Roberto Benigni, Lidia Alfonsi





bu film bana çok dokunur..boğazıma takılır hep..

belki çok sade anlatıldığında belki bütün bu lan biten yanlışa rağmen insanın hayata gülümseme çabasından ,belki bir babanın oğlunun yaralanmaması için kendi acısına tuz ekip onu asla varolmayan ama bir gün varolabilecek bir dünyanın içinde tutmaya çalışmasından..

hatta belki filmin renginden...buruk ama dirençli renginden.

sanırım hiç unutamayacağım filmlerden biri de bu.

nasıl kopartılıp bölünüyoruz bazen hayatı kafasına göre kurgulayanlar tarafından..ve buna direnmek için cephe her yer diyen bir film üstelik.

Ordaki umut oyunu bir babanın ya da annenin çocuğu için yapabileceği üst düzey fedakarlık ya da bırakabileceği en önemli miras.

Bir insanın karanlık ortasında küçük bir çocuğun çocukluğunun ve hayata inancının ölmemesi için verdiği savaş , bu tarz insanlığın dehşet verici tarihini anlatmak için kullanılabilecek en sade ve yoğun dildi sanırım.Çok akıllıca ya da duyarlı yakalamış Roberto Benigni..

Düşünüyorum da Piyanist'de de(evet ,o film çok güçlü,zaten insanına da çok rahat ulaştı) farklı bir anlatıma rağmen benzer bir insanca duyarlılık alanı üzerinden meseleye bakılmış.Yani direkt savaş kötüdür denilmeden özel bir hikaye içinde yıkım şekillendirilmiş, gösterilmiş.

Sadeliğin gücünü bayağılaşmadan ,yavanlaşmadan çok ince kullanmış. Böylece zaten ortada olan yıkım-acı bütün hatlarıyla ,duygu sömürüleri arasında boğulmadan ortaya çıkmış.

sanırım...böyle bir şeydi...

03:05 - Pazartesi, Aralık 11, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


böcekler herkesten güzeldir...

Ehl-i: demir atKI





Belgesel fotoğrafçısı sanatsal hazza en çok onlarda ulaşıyordur sanırım..çünkü boytularının küçüklüğü (derinliği?!) sebebiyle içekapalı bu evrende her şey artistik bir donanımla insanı büyülüyor.


Güzel kanısı insana hep ruhundan ,yapısından ,duygularından ,aklından gelmiyor.Nelere güzel demesi gerektiği farkında olmadan hayat içinde kendine öğretiliyor.

Kendi güzelini keşifte insan giderek korkaklaşıyor..

Daha kötüsü güzeli kendi gayretiyle görmek konusunda tembelleşiyor bir de.

Medyatik saldırılarla da iyice uyuşan insan zihni robotlaşmış bir estetik anlayışında takılı kalıyor.



Öte yandan kişisel çıkar ,yaşıyor olma halini sürdürme duygusu da önyargılı güzellik kabullerinin insanda katılaşmasına neden olabiliyor.

Sizi öldürecek ,sizi hastalandıracak bir obje estetiksel niteliklerine hiç bakılmaksızın artık çirkin ve mide bulandırıcı bir sınıfa kilitlenebiliyor.

Oysa her şey sizin bir sıkımlık canınız değildir..ve size bu neden çirkindir denildiğinde sadece yüzeyselliğinizden susuyorsanız ola ki sürdürdüğünüz bir cesetin biraz renklendirilmiş hali hayatından ötesi değildir.

Bu öyle bir güzelliktir ki, her yerde cömertce kendini sergiler..

Onlardan arınmak mümkün değildir.



02:50 - Pazartesi, Aralık 11, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


the thinker ile kendine bakan insan

Ehl-i: demir atKI





Çocukken beni en çok mutlu eden olaylardan biri bir kaç sokak ötesinde oturduğumuz için Düşünen Adamı ziyaret etmektiÖnündeki havuzun kenarına oturur,uzun uzun yüzünü inceler ve içini görmeye çalışırdım.Eve dönme vakti geldiğinde oradan ayrılmak beni üzerdi.
Düşünen adam düşünüyordu.Mevsimler değişir,iklim zorlaşır ancak o eli çenesinde hala düşündükleriyle boğuşurdu.
Düşünen adam yalnızdı.Etrafında oynayan çocuklar onu görmez,sohbete dalmış anne babalar o dev cüssesine rağmen onu görmez,doktorlar ,hemşireler onu görmez, o ise buna aldırmaksızın düşünmeye devam ederdi.Düşünüyordu ve yalnızlığı ne umurundaydı ne de bunu farkediyordu.
Heykellerini taşlardan geriye kalan olarak betimleyen Rodin'inDüşünen Adam'ı taştandı.O kadar çok zamandır aynı yerde ama kimbilir nerelerde öyle çok düşünmüştü ki,taş kesilmişti adam.Belki de gerçekten düşünmekten fosilleşen gerçek bir adamdı bu.
Düşünen adamın adı düşünen adamdı.Ve sanki etrafında bohem bir hava asırlarca süren bir zincirde kendiyle boğuşmaktan yorgun insanların çığlığından kalma kanıtları açığa çıkarıyordu.
Heykeli buraya dışardakileri uyarmak,yıldırmak için mi dikmişlerdi...
Sus,düşünme ,bak düşünen adama ,düşüne düşüne nerelere düştü..
Ki bence dışardakilerin işi değildi bu adam,içerdekilerin iç sızlatan bir şakasıydı daha çok.Zaten zamanla buna benzer bir hikayesi olduğunu da öğrenmiştim.
Gece pencereden hastane görülebilirdi .Ben,başımı cama dayar ve orda olan biteni hayal etmeye çalışırdım.Işıkları yandıktan sonra bile hep karanlık kalırdı hastane.Ve pencerelerde yaşam belirtisi olacak tek bir karartı,kıpırdanma olmazdı.Ya derdim deliliğe ağır saygıdan kimse kıpırdamıyor ya da gündüzün ışığında kolaylıkla hakir görebildikleri delilikten gece korkmak zorunluluğunu kabullenip,saklanıyorlardı.Elektro şok,zincirler ,buz banyoları...Deliliği zihinden zorla yıkama çabalarının izlerini epey bir süre boşuna arayıp durmuştum.. hastaneye bakan bizim pencereden.
Annem Rodin ve Düşünen Adam'ın öyküsünü anlattığında canım sıkılmıştı.Hani Dante'nin portresidir,işte Rodin kendinden daha yetenekli olan sevgilisine bilumum işkenceler etmiş,delirtmiştir vs.
Çok düşünen adam sonunda öğrendiklerinden ve ya sırf düşünme eyleminin yoğunluğundan acı çekmeye başlar,acı birikerek onu öyle bir ileri noktaya iter ki adam kendini normalin kapısında bulur.Bir anlık bir farkındalıktır bu.Sanki geriye dönebilecek gibidir.Ancak öte yandan o kadar ileri gitmiştir ki durmak artık anlamsızdır.Normalle arasındaki son bağı da koparır.Akli anlamda öteki tarafa geçer.Ölüm mü,intihar mı ,seçim mi,zorunluluk mu bilmiyordum.Bildiğim bu taraftakilerin sözkonusu insanları kendi varlıkları açısından tehdit edici bulup bir yerlere tıkma,üstlerini örtme,belki de onlardan ve onların her akıldaki gergin hattı hatırlatışından kendilerini saklama ihtiyacını duyduklarıydı.
Rodin'in heykeli bana buna benzer şeyleri anımsatırdı,ben de o yüzden çocukluğum boyunca onu çok sevdim.
Not:O zamanlar hastanenin bitişiğindeki ormanlık alanda hep dev kemikler bulurduk.Hastanede gizli bir grup insanın hastaların etlerini yedikten sonra kemiklerini buraya gizlediklerini sanmama neden olmuştu bu.
Aşağıdaki bir alıntı:
"05 Aralık 1951: İstanbul Bakırköy Akıl Hastanesi'nin bahçesinde Kemal adında bir hastanın yapmaya başladığı Rodin'in ünlü "Düşünen Adam" heykelinin kopyası, diğer bir hasta, Yüzbaşı Mehmet Pişdar tarafından tamamlandı."

//

Baktığında neredeyse kimse tepkisiz kalamıyor ona.Neden ki..Sadece Dante'nin model alındığı bir heykel değil mi....

O dünyanın en ünlü heykeli.Bakırköy 'deki akıl hastanesine iki hastanın emeğiyle kopyası taşınan heykel.

Defalarca yeniden yorumlandı..

Defalarca yeniden seyredildi..

Defalarca insanı yeniden ürpertti.

Heykeltraşlık sanatının zirvesi olarak mı bu kadar sevildi yoksa insanın akılla ilgili bir bilgisi,bilgisizliği,şüphesi,tasarısı mı insanı zaaflı kıldı ona...

İnsanda uyandırdığı bir şey var bu kesin ...ben çocukluğumda neredeyse yıllarca ve uzunca seyirler boyu onu düşündüm.Belki bu yüzden değerini abartıyorum,bilmiyorum.


02:46 - Pazartesi, Aralık 11, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


Çığlığı Duymayan İki Kişi Kim!!

Ehl-i: demir atKI







Yanan bir gök altında aklının son kırığında artık kaybolmak üzere olan ve yuvarlanan evrenin hatları içinde kaybolmaya direnircesine panikle çığlık atan insan..sanki ruhundaki bütün acıyı dışarı kusmak istiyor ama çevreyi sarmış o kızıl yangının tek şahidi de o.

Arkada iki kişi ,hiç bir şey duymaksızın kendi olağan hayatına devam ediyor.

Bir köprünün üstünde çığlığı atan..ve bütün köprüleri kopartıp atmak üzere.

1)Çığlığı bütün kişisel göğünü kanatacak kadar büyük olan insan direkt çığlık atmaz.Dümdüz canım yanıyor ,demektense tuhaf sinyaller yollar.

Bu işaret olağan her hangi bir cümledeki vurgulama olabilir.

Ve ya sinirlerinizi germek için yapılmış gibi duran bir eylem aslında o kişinin canını yandığını söylemeye çalışmasıdır.

Neden böyle sembolik bir dil seçer canı yanan insan?

Dümdüz söylemiştir de duyulmamış daha tiz bir sesle haykırmanın yolunu sembollerde mi aramak zorunda kalmıştır?

Ya da bildiği tek dil bu olduğu için mi çığlığı duyulmaz?


2) Edvard Munch imzalı başka tablolarda da arkada konuşan iki kişiye rastlanır aslında.Önde gündelik hayata ait cinayetlerden biri işlenirken arkada iki kişi konuşur,gayet rahat ve gayet insani duruştan yoksun bir silikikte..

Kimdir bu umursamaz iki kişi?

Umursamak zorunda mıdır?

Şiddetli bir çığlığı duymamak için nasıl sağırlaşılır?

Suç mudur ki duymamak,ya da herkes kendi çığlığından mesuldür ve kimseye zaten duyurmamalı mıdır?

3)Sen ne zaman neden böylesi bir çığlık attın? Nasıl dışavurdun bu çığlığını? Duyan oldu mu?






02:37 - Pazartesi, Aralık 11, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


Maniyerist Olma Hakkımız Saklıdır...

Ehl-i: demir atKI






eğer hayat bizi germişse,eğer hayat içimizden geçen bir elektriğe tutulup savrulma hadisesiyse,mekanlar artık perspektifinden taşmıştır.

Koridorlar giderek derinleşmiş,kapılar eğrilerek küçülmüş,pencereler kararak hırsız deliklere dönüşmüştür.

Ve yorulmuşsak ve karanlıkta avunmuşsak ve kaçmışsak ardımıza bakmadan sessizliğe ...

mahzenler derinliklerinde sapıtmış,giderek büyüyen oyuntular insanlığı toptan kollayacak kadar aşırılaşmıştır.

Eğer insan her gülümsediğinde bizden yeni bir uzvumuzu talep etmiş ve düşmekten ciğerlerimizi aynalara öksürür hale gelmişsek..
insan anatomisinin olağan koşulları seyrini şaşırmış,boyutlar çılgınca bir avda yerinden oynamıştır.

İnsanlar incelerek uzamıştır,içsarsıcı gülümsemeler suratları çoktan aşmıştır ve ağlamak kendini ancak gözleri silinmiş bir yüzde ifade edebiliyordur artık.

Eğer kahkahalarımızın ekosu fizik ötesinde bir vuruşla dağılıyorsa ,mutluluğu gömdüğümüz derinliklerin güzelliğindendir,soyut değildir.

Ve dramatize edilmiş değildir hayatlarımız,hayat yanımızda dramatikleşip,pörsümüştür ve solmuş ve yorulmuş ve vazgeçmiştir.

Mimiklerimiz güncelin çerçevesinden taşıyorsa bu sırf gün kamburumuzda ikiye ,üçe ,dörde katlandığı içindir.Yani her şey yerli yerinde ve birebirdir.

Abartı hiç değildir asla yaşadıklarımız.Bu yakada bütün oranlar kişiseldir doğaldır,anormal olan normal olmaya çalışmaktır.Çünkü hayat normalin zincirini çoktan kopartmış,her türden faşist normalleşme arzusunu önüne katarak yıkmıştır.

Bunu görebildiği için bir maniyeristi psiko-onarım labaratuarlarında tutuklamaya kalkışmak ,ACIMASIZLIKTIR!




02:31 - Pazartesi, Aralık 11, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı







yaKın |öte



.....