| z/uyku |
beş minik denklem ve hazin aşk hikayesi YA DA istanbul /alcodrabeş minik denklem ve hazin aşk hikayesi YA DA istanbul yazıları üç:uç izmir bir uç izmir iki eL: alcodra A! iSTANBUL YAZILARI: ÜÇ:uç izmir bir uç izmir iki2 bir: şimdi ben ay ayakkabılarım ve ben, hiç ve -hiç ve hiçlik üzerine, geçerken öylesine bir park ın içinden şehirde...... elbette,istanbul değil,bir başka şehirden bildiriyordum,bildirilemezlik adına yapıyordum bunu, tüm'e istanbul yazıları adını veriyordum, o burada değil, hilekarlıktan hiç değil. zevk! iki :sensiz Tutku nedir bilmem. söylememiş olabilirim bu sana enteresan gelmiş olabilir söylediysem, yaşamak için her gün 3 ayrı sebep bulmam mümkün olmayabilir. Sensiz. Bulmuşsam sana fakslamış olmalıyım. üç :basit denklemler. evet ,küçük daha minik, denklemler çok basit, 'ben bir konuşma dili istiyorum ' dedi kadın,sustu. tereddüt etti adam, biraz düşündü ama ya zaman geçmedi ya da söyledi, hiç düşünmedi, ’tek ve korkunç hikayeye bağlanan tüm hikayeleri bilmek istiyorum’ dedi, o zaman ben sustum ve elbette sen de sustun çünkü nasıl yerin yoksa senin bu hikayede, benim de yok. sadece biliyorum! daha da çok hayattan ve kadının da susmuş olmasından çokk enteresan olan neydi!!!!!!! tüm yolculuklar gibi sahici, ne idi esas!!!! Dört:efsanelerin kalbi. ne enteresandı yurtsuz gibi dışarıda ve yer siz, içeride olmak, ama değil hep dışarıda. enteresandı bu . ve kendi içine dalgalanan bayrak, siyah görünmez ucunda n işlenmiş, gümüş yeni yine konuşma dili, ne !bu lanet ,şarkı gibi, ve elbette esas, enterasandı ah! efsanelerin kalbi. Beş:yokşehir -enteresan olan, Anadolu, Akdeniz, Asya ve bu pasta savaşında, Avrupa,dünya ve ay ayakkabıları dedi kadın. adam, o esnada başka bir şey düşünmek istiyordu ama kadının konuşmasına tahammül edemezdi, anlattı: küçük bir liman şehrinin, 'yokşehir kütüphanesinin' olduğu şehir olarak kabullenilmiş olması, hiç ve hiçliğin başşehri, bu düğüm şehri, ne Akdeniz ne Avrupa ya da bu pasta savaşında dünya! İstanbul yazıları üç dedi sonra Sustu-ekledi son olarak: uç İzmir bir /uç İzmir iki dedi ! İstanbul ‘dan işlenmiyordu elbette, bunu kadın da biliyordu, düğüm şehri! bir an gülümsedi kadın, tüm denklemleri sevdiği gibi sevdi, sen ve ben gülümsedik birbirimize, çığlıklı ve sessiz. hikayede yerimiz yoktu,üzülmedik ..... By…ö-y….as alcodra a! 2oo7…İzmir! ....... metin alcodra tarafından yazılmış, buz tarafından eklenmiştir... ![]() - Çarşamba, Mart 7, 2007 - nefes {4} - heceye nefes'kapısı..../pince çatlak bir çölde bir karıncayım pincepatlamaya hazır lav.. yorgun yasta bir deniz var yaralarımda.. çok hüzünlüyüm.. çok yaralı vede hırçın.. ağlayasım var..gücenesim var.. gizlerim bitti.. yoruldu kalbim.. güven istiyom.. zor birisine güvenmek zor.. tanrıya güvenmek zorken insana güvenmek daha da lavinyalı... gözlerim bitti.. pabuçlarım yırtıldı.. kabuklarım yırtıldı.. insanoğlu kullanmak üzere yaratılmış.. bitirmek tüketmek üzere.. palavralar üretmek üzere.. doğru zaman doğru yer masalı nerede yazılıdır..? gözlerim bitti.. kalbim bitti.. tanrı bitti.. ![]() SubterfugeMalaises - Pazar, Aralık 10, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısıpapatya/owLpapatya birazKenaraçekildedidikenliteleküçükpapatyabirişeyaramadAnkuruyupgitmekistemiyorumşuk örpecikkuzularınmidesinegitmemengelolma hafifçekımıldarkenPaslarındantozlardüşüyordudikenlitelinseneistediğimibilmiyorsunküçüğüm dedieğerbirişeyaramakistiyorsançekilönümdedegelİnciklerigörebileyimhemkuzuseniyiyincene olacağınızannediyorsunsenbakıyım? eTolucamyağolucamsütolupçocuklarınmuhallebisinekArışıcamderkengözlerininiçiparLıyordu küçükpapatyanın saçmalamadiyegürleyereküçükpapatyanınsözünükestidİkenlitelkorkudanküçükpapatyanınkuZ useniyediktensonragidipbirkenarasıçıcakgübreolarakaynıseningibibaşkabirküçükpapatyanınol uşumunayardımedeceksinkionudayiyebilsinlerçekilşimdiönümdendeşugelinciklerebakıyıMbir azdaha ![]() bellZ - Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısıruh katarı/nihilast
Ruhkatarı İtiraf nihiLast ... İçimde koca bir boşluk oluşturdunuz. Nedeni bilmek isterdiniz, bu, itiraf ediyorum, gerçekten inanılmaz karanlık ... Sizden kısık bir ses istediğimi söylediniz, aslında bir istemim vardı. Ne diye daha tahammül edilebilir konuşuyorum ki? Kendim gölgelerin içinde iç geçiren değil miyim? İşitiyor musunuz ruhum? Bugün biraz kara ve eski huyunu üzerinden atmış - sesini işitiyor musunuz? Sıcak ayaklarla soğuk taşlara basarak ve onların merhametine kalarak geceye çıkıyor. Biliyorum, dağılmış görünen hicranı, kaçışı mayasıl olmuş ve bilgi buzundan avlanmak istiyor. Sizinki geniş ağaçların içinde ebedi yaşamak istiyor - yukarıdan süzülüyor, o dağın güneşini, ebedi güneşi yakalamak için, sözleriniz. Ruhum sözlerinizi yakalamak istiyor - çıplak ayaklarla. Kendine göre köşesi var, bugün o köşede keder sarkacı! Neden çekilmedi ki yalnızlığına? Nedenler sizi uyarıyor, uykunuzu bölüyor, ağzı köpürerek uyarıyor. Üstüme atladı, bu sözleriniz safdil değil -karanlık- uçurumu taşıdım zaten. O her ana, yeterince saldırgan zaten. Ah o mu? - fısıldamak gereksiz, konuşmak adını, duyurmak... gereksiz öte. Sırf göz kırpmasın diye... Yaşlandım üşüyorum, durup dururken değiştim. Yalnızlık uçtan uca göl! Böyleydi, gidenler bu yönü seçmişti? Her iki adımın kendini tanıttığı an evvelidir, ama bu şekilde bir sendromu taşırmak istemiyorum... 'Ve ateş sütünları arasından hızlıca geçtim. Ne bezgin, ne de bayağı! Geçip gitmeli sadece, cesur adımlarla, kovalayanlardan kaçmalı! Düşünen, çünkü sonra iki büklüm görünüyor bakın! 'Eğer'i kapmış... Yaptıkları yeterince çirkef - kendi yüzünden.. Daha çok homurdanıyor... Ne anlattım, deliliğe övgümü bile bozdum şimdiden, çoktan...' Buz kayalarının üstünde, keder kokan sözcüklerinizden hep kaçtım ruhum! Bu ne amansız bir boru sesiydi! Sizin için sırra bürüneceğim ya, uysalca koşuşturacağım ya!.. Biliyorum kavruk, haliyle kavruk gece bekçisi benim, korkunç olan da benim, yalnızım ziyadesiyle. Beni tanımlamaya ve sindirmeye çalışanlar! Kimse kanıtlayamaz, kanıtlayamaz kimse yaban bir ışık ödleği olduğumu? Yüzler duvarın dibinde buz! Başımı çevirdiğimde oradalar.. Alıştırmak için kendime, kanıtlamam gerek kendimi!.. Size doğru bakıyorum, beni neden bu kadar hüzünlendiriyorsunuz? Yarım yamalak her türlü ruhları besledim! Vaktiyle kasırga inadıyla attıktan sonra birinden birini - nefesimi tutuyordum onda, sizin içinizde de onu sayıklıyordum. Neden bu kadar öfkelisiniz öğrendiklerime? Anımsıyorum sizi! Beyhude her türlü konuşma, temiz elleri kirli yüze dokundurmaktan başka birşey değil! Söz kutularınızı, karanlık ve keskin yanlarınızı seviyorum. İnceliğiniz ve uğursuz fısıltılarınızı seviyorum. Neden sevdiğimi, neye dair sevdiğimi biliyorum. Karanlıkta daha fazla zannınız altında tutun beni, ayırın bana kirli düşüncelerinizi, nefret edip, uzaklaşmayın! Saatler hafif ayaklarla koşarken, gürültüleri ve korkuyu özledim. Her sözünüz okşarcasına ruhuma yanaşıyor ama gördüğü bir yarı tartıcı. Ne kadar cesur olunursa olunsun, tüm sözlerin geride kalması gerek, kaçmak gerek! Gerçeğin tedavi edilemez olduğunu söylemişti bana, hükümlülerin sabrı! Sizce öyle midir ruhum? - Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {4} - heceye nefes'kapısıSENDE KAYBOLACAK DEĞİLİM /mavİSENDE KAYBOLACAK DEĞİLİM mavİ Neden gelmediğini bilmiyorum. Bu sessizliğin eli yüzü düzgün bir sebebi vardır umarım.Yoksa öksüz kalacak içimdeki hasret,bilesin... Dün dışarı çıktım.Senden sonra,acemi bir buluşması oldu ayaklarımla sokak kaldırımlarının.Pek bir anlam ifade etmiyorlarmış gibi duruyorlardı.Onca beton yığınının arasında, baş kaldırmış otlar vardı yer yer.Kime meydan okuyorlardı öyle?Sırıtıyorlardı belki;ama bir asillikti orada bitmiş olmaları.Ya gözlerindeki asilik...Bin bir türlü insan sürüsü geçiyordu her dakika , o anlamsız taş dizilerinin üstünden.Atılan her adım kendine göre bir hikaye,bir düşünce taşıyordu sırtında. Ama hangi adım düşünceli atılıyordu ki? Yürüdüm.Alabildiğince yürüdüm.Böyle garip bir umursamazlık binmişti omuzlarıma.Mağazaların önünden geçiyordum.Camekanlara koyulan o cansız mankenler.Üzerlerinde bir zorunluluk halinde bulunan şaşaalı elbiseler.Birkaç lüzumsuz dekoratif şey serpiştirmişler etraflarına.Sanki o ruhsuz vücutlara bir tını vermek istercesine.Yada cansızlıklarını yüzlerine vurmak istemeyip saklamaya çalışıyorlar, aslında bir hiç olduklarını.Şimdi eline bir gül tutuştursam şu solda duranın;tutar mı ki?Biliyorum öyle usulca, hissettirmeden savrulur gider avuçlarının arasından.Ne kadar da donuk ve anlamsız görünüyorlar.O taşıması mecburi etekler,büstiyerler bir kayıverse üzerlerinden.Beraberinde o donuk suratları canlansa bir anda.Dinleseler anlattıklarımı. Etraftaki o canlı mahluklara dinleme gibi bir lütuf sunulmuş da noluyor? Konuşmadan an- layıverseler gözlerimdeki meçhullüğün imlerini.Sonra o sabit,ihtişamlı duruşlarındaki gizemliliği anlatsalar bana.İçlerinden birini alıp götürsem eve.Şu sana benzeyeni... Kimi koymalı o camekandakilerin yerine;seni mi,beni mi... Saatin farkında değildim.Ne zaman oldum ki,değil mi?Ben kovaladıkça kaçıyordu zaman.Hoş ben dursam, o yine gidiyordu ya,neyse...Güzel bir sonbahar bu sene.Ağaçlarda tek yaprak yok.Hepsi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor kendini.Kurumuş olmasına rağmen birkaç tane oyun bozan var ama,onlar da istisnalar.Tıpkı senin imkansızlarımın içinde ki istisnalığın gibi... Saçlarım rüzgarla inatlaşıyordu.Onların didişmesinden suratım oluyordu zararlı çıkan.Her seferinde bir kamçı yiyordu sanki.Devam ediyordum.Kendimde değildim,olmadığımı biliyordum.Ara sokaklara girdim.Her zaman bir gizem yatar bu yerlerde.Nedenini bilmediğim tarifsiz bir duygu hücrelerime kadar hakim oluyordu yavaş yavaş.Kameraman yavaşa almıştı sanki çekimi.Zaman sindire sindire akıyordu.Kendini iliklerime kadar hissettirerek.Yolun bir tarafında çocuklar vardı.Eli yüzü kir pas içinde,küçücük bedeni yorgun düşmüş;hayatın üç kağıtçılığına erken aldanmış çocuklar...Üstleri başları yırtık pırtık,ceplerinde kendilerini biraz olsun bu karmaşadan uzak tutan tek tesellileri.Yaşın daha kaç ki senin,ta ciğerlerine değin çekip sonra eli mahkum bir nefretle baktığın gökyüzüne üflüyorsun o zehir kümesini.Ah çocuk,çocuksun sen.Mahalle arkalarında sek sek oynuyor olman lazım şimdi senin.Apartman zillerine basıp kaçman,semalara zehir değil, koyu bir kahkaha patlatıyor olman lazım.Çamurdan evler yapman lazım,sonra üstünün pasaklılığından sana kızacak bir anne...Sokak kapılarında oyunda kazandığın bilyeleri sayıyor olman lazım şimdi senin,götüreceğin ekmek parasını değil...Ah çocuk,çocuksun sen.Ne çabuk kolları arasında sıkıştırıvermiş seni bu düzen... Oysa gözlerindeki o temiz tebessümlerle bilirdim seni ben... İlerledim.Akşam olmuştu artık.Gece usul usul giriyordu koynuma.Çekim normal halini almıştı .Zaman da sindire sindire değil ,umarsızca, aldırmadan akıp gidiyordu yine.Gökyüzü yalancıydı ,kaybolmuştu maviliği.Alaca bir morluk basmıştı ortalığı.Okulda bir resim çizmiştim küçükken-çocukken-.Mora boyalıydı kağıdımdaki gökyüzü.Öğretmenim gökyüzü mavidir demişti.Ama öğretmenim ya geceyse.. Evlerinkiyle birlikte sokak ışıkları da yanıyordu teker teker.Ben mi,ben hala yürüyordum.Denize yaklaşmıştım.Vardığımdaysa bir bank bulup oturdu yorgunluğum.Bir ses,buğulu bir ses şarkılar söylüyordu çok derinlerden.Hep alıp götürmüştür zaten buğulu sesler beni.Artık geceydi.Mordu.Kaldırımdaki ışıkların yansıması vuruyordu denize.Ay ortalıklarda görünmüyordu.Ya işi vardı gelmedi,yada ...Dönmem lazımdı.Bu saatte buralarda bulunmam pek iyi olmazdı.Biri vardı sanki kayalıkların üstünde oturan.Bir karanlık yanıltmacası olabilir diye düşündüm.Ben düşünürken o bu tarafa doğru ilerliyordu.Kimdi ki?Tanıyor olamazdım..Sakin;ama kararlı bir şekilde yanıma geliyordu. Korkmuştum sanki.Hemen yanı başıma oturdu.Suratını görmüyordum.Ama bedeninden oldukça köklü bir hüzün yayılıyordu etrafa.Elerini oturunca da çıkarmadı cebinden.Ayaklarını uzattı,denize dikti gözlerini.Aslında beni çok iyi tanıyorsun dedi.Şaşırmıştım.Bir an kalkıp gitmek geldi içimden.Cesaret mi edemedim nedir,oraya mıhlanıp kaldım öylece.Cevap veremedim.O ise çok sakindi.Kimdi? Uzun zamandır adını koyamadığın şeyim ben,dedi. Farkına varamadığım haklı bir şaşkınlık kaplamıştı her yanımı.Aklımı mı okuyordu,bu kadar mı açıktı ruhumun coğrafyası... İyi ama,kimsin sen,nerden çıktın? Ben zaten vardım,ne zamandır bir savaş halindesin benle. Az ve öz konuşan bir tipti.Bana mı benziyordu ne?! Seni tanıyor muyum? Tanımasan burada işim ne? Ne istiyorsun benden.Neden geldin yanıma?Madem tanıyorum seni,bunu ben neden bilmiyorum? O kadar sakin ve kendinden emin bir duruşu vardı ki,sinirlerime dokunmaya başlamıştı bu hali.İçimdeki o vurdumduymazlık kapıyı vurup,çekip gitmişti sanki bir yerlere.Neydi bu?Yok canım,önemsiz bir durum.Nolcak sanki.Şimdi çeker gider geldiği yere;işi ne bu saatlerde buralarda-tek başına.- Yine anlamsız telaş moduna geçtin,çok tuhafsın. Derin bir nefes aldım ve onunla konuşmak için gerginliğime bir son verdim. Haklıydı. Pekala.Acaba nerden tanıyorum seni? Beni senden tanıyorsun.Aynaya her bakışında bir metre arkanda duruyo- rum senin.Beni hissediyor;ancak göremiyorsun. Yani sen hep vardın,öyle mi? ... Ama şimdi görebiliyorum seni? Yeni bir deneyimi yaşıyor olduğunu düşün.Olaylar, başlangıç yerlerinde önce karşılarındaki engelleri,daha sonra geçmişte bellekte yer eden yaşanmışlıkları gün ışığına sürerler.Daha önceden yaşanmış olanlar,sonradan tüm çıplaklığıyla,en ince ayrıntısına kadar gösterir kendini.Çünkü onu yaşıyor olduğun zamanda,net olanları dahi göremezsin.Sonraları kendini fark ettirense senliğindir. İyi ama ,bunların seni görüyor olmamla ne ilgisi var? Ne ilgisi olduğunu senliğini ortaya çıkarınca anlayacaksın. Öylece kalakaldım.Konuştuğu müddetçe hiç yüzüme bakmamıştı.Bir gün başka bir yerde karşılaşsam,sanırım tanıyamazdım bile.Sezilesi bir giz dökümcülüğü vardı. Saat tahmin edemeyeceğim kadar ilerlemişti.Donuktum.Bin bir türlü soru işaretleri ve düşünceler kol geziyordu beynimde.Benliğim?... ... Sonra eve geldim.Bulduğumu sandığım noktada ki gerçek kayıplarımın farkına varmıştım.Yol boyu ne düşündüğümü,sanki hiç yaşamamışçasına hatırlamıyordum.Kendimde olmadığım düşüncesindeydim;ama belki de hiç bu kadar kendimde olmamıştım.Şimdiyse sanki dün gecenin ardından aylar geçmiş gibi,pencerenin kenarına oturmuş,aheste aheste dışarıyı seyrediyorum.Az sonra kalkıp yazımı yazacağım.Ve şimdi anlıyorum onun kim olduğunu.Onu benden tanıyışımı.şimdi anlıyorum,her daim bir savaş içinde olduğum ikinci benin,kendini yalnızlığımda ortaya çıkardığını.Adını koyamadığımın ne olduğunu...Aslında tanıyıp ama tanımadığım,yüzünü göstermeyen gerçekliklerin ;ancak kuşbakışlarında tüm yalınlığıyla karşıma dikildiğini daha iyi anlayabiliyorum şimdi. Benliğimin ortaya çıkması hiç de uzun sürmedi.Zaten saklıydı bir yerlerde de; çıkmak için bir dürtü mü bekliyordu,bilmiyorum.Görebiliyorum. Çıkmasaydı,onu tanıyor olduğumu anlamasaydım;hala senin sessizliğine bir sebep arıyor,neden gelmediğini düşünüyor olacaktım.Şimdi benleyim. Bensem,mutluysam;bende yaşayıp,sende kaybolacak değilim. ![]() - my sweet darkness - Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {3} - heceye nefes'kapısı.../darkmoon... bir haftadır her gece sabaha karşı çisil çisil yağmur yağıyordu.. otlar diz boyu ve gömgöktü.. suya doygun toprağın üstünde, inanılmaz bir hızla yer değiştiren siyahi bulutların aksi vurmuş küçük birikintiler hareketli bir resim parçası yada sihirli kırık bir ayna gibi şavkıyordu durma.. doğu, boğulmuş, renksiz saydam bir ateşti.. sulara düşen mat beyazlık giderek büyüyordu.. kanadı kırık gümüşi bir duman genzi yakan.. ağarmış ve incelmiş saçlarıyla güçsüz.düşmüş bir bulutun kanat çırpışıydı.sabah.yağmur sonrası, üç çocuk hızlı adımlarla hışırtıyla yürüyorlardı.. paçaları ıslak, elleri soğuktu.. hafta sonuydu, cumartesi yahut pazar.. üç çocuk salyangoz toplamaya gidiyordu, son yağmurlardan sonra iyice şişmiş, irelip büyümüş salyangozları toplamaya gidiyorlardı.. bir kilo salyangoz yedi buçuk lira, yarım ekmek sucuklu tost yirmi liraydı.. bir kilo salyangoz yedi buçuk lira, sinemada öğrenci bileti yirmi beş liraydı.. zamanın çok yavaş seyrettiği bir çağdı.. dün kısa, bugün uzun ve yarın uzaktı.. salyangozlarda çok yavaştı, kabukları ağır, izleri yapışkan ve antenleri sağırdı.. orman kendine has sesleriyle karşıladı gelenleri.. basamak basamak daha yukarılara tırmanan tarlacıklara destek olan taş duvarların arasından sular sızıyordu.. sular birbirine kavuşuyor, küçük derecikler oluşturuyor, bazen taşları, ölü dalları, toprağı, çam kozalaklarını kendine benzeten delirmeye meyilli bir akışla ormandan köye doğru gürültüyle koşturuyordu.. çocukların neşeli bağırtıları yankılandı ormanda.. burada çok var.. geliiiinnnn.. koşun çabuk.. hadiiii.. hayır siz gelin.. zengin madenlerdi izleri belirginleştirip uzağa götüren tuzak.. her biri bir yana dağıldı.. yapış yapış olmuş ellerinde taşıdıkları büyük naylon poşetler giderek ağırlaşıyordu.. salyangozlar kaderlerine razı, sakindi.. sonra birden ormanda seslerin gizemli ahengini bozan bir şey oldu.. gürültü değildi.. daha çok tuhaf bir sessizlik hali gibi bir şey.. bir tür yokluk.. ki sessizlik denilen şey çoğu kez aslında bildik, alışılmış, olağan seslerin durağan temposundan ibarettir.. ama o anda olan bu değildi.. çocuk kafasını kaldırdı ve gördü.. orada öylece durmuş dikiliyordu.. gözlerini belirsiz bir noktaya dikmiş duruyordu hiçbir şey yapmadan, kıpırtısız.. gözleri gökyüzüne benziyordu.. biraz beyaz çokça gri.. çocuk düzgün kırçıl sakalıyla eşeğin üstünde dimdik duran bu ak sarıklı ihtiyardan çok korktu.. bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.. sessizliği bozabilmeyi çok istemişti o an.. oysa ses telleri titreşse bile bu mümkün olmayabilirdi.. bilmiyordu.. deli gibi koşmaya başladı.. kendi nefesinden, çarpan kalbinden ve taşların üstünden yuvarlanan suyun sesinden başka hiçbir şey duymuyordu.. ormanın yaşlı saygıdeğer ağaçları üstüne düşer gibi kapatıyorlardı yolunu.. taş duvarlar yükseliyor, sular giderek kabarıyordu.. aniden her şey bitti.. ağaçlıksız bir boşluğa düştü.. sarı otlarla kaplı düzlük, yeşilin orta yerinde tuhaf bir kontrast oluşturuyordu.. akış normale döndü.. çocuk bir kapının önünde duruyordu şimdi.. dümdüz, yekpare ahşap bir kapı.. kolsuz kilitsiz dilsiz bir kapı.. kerpiçten tek göz bir bağ evine benziyordu burası.. küçük penceresinin önünde yarılanmış mumlar sıralıydı.. sonra duvar boyunca.. erimiş aşağı süzülürken ansızın donup kalmış iri damlaları, oynaşan gölgeleri vehmeden bir kolye gibi asılı kalmış boyunlarında.. ve üstünde nice dileğin ağırlığıyla beli bükülmüş mumlar.. kafasını küçük pencerenin camına dayayıp içeri baktı.. saçlarından bulaşan yağlı ter izi yapıştı kaldı cama.. içerisi karanlıktı.. döndü.. yine o bilmece gibi duran kapının önüne geldi, durdu.. elleriyle yokladı.. bir işaret yada gözden kaçmış bir şeyler arandı.. sonra bir an gözlerini yukarı kaldırdı ve küçük düzgün kesilmiş üçgen şeklinde ki o yuvayı gördü.. parmağını uzattı ve.. küçük işaret parmağı yuvanın içinde kaybolduğunda.. kapı boşluğa açılan bir kuyu kapağı gibi içeri savruldu.. günün ilk ışıklarının hücumuyla şaşkın, havada yüzer gibi duran yan yana dizilmiş tam dokuz sanduka duruyordu karşısında.. üstlerinde işlemeli yeşil örtüler vardı.. ve her birinin baş kısmını işaretleyen beyaz sarıklar.. biri hariç.. onun sarığı yoktu.. o öğleden sonra, sinema kapısında dikilmiş, uzatılan biletleri yırtmadan -muhtemelen tekrar satmak için- dikkatlice önündeki kutuya atan Topal’ın eline soluk mavi renkli, bir tarafı tırtıklı kağıt parçasını tutuşturup içeri girerken, gişedeki adam az önce verdiği onluklardan birini havaya doğru tutmuş üstündeki yapışkan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.. sonra.. sonra gong çaldı.. ışıklar söndü.. film başladı.. cujo.. cujo.. aslında iyi bir köpekti.. ![]() divine error
.... geçen hafta bir adam öldü kollarımda.. tanımıyordum.. pek yaşlı sayılmazdı ama kemikleri sayılıyordu.. elmacık üstünden bir çift gözdü.. solgun derisinin altında ölgün bir ışık yanıyordu.. çok sevilen yada çoktandır beklenen biri gelecekmiş gibi hazırlanmış yatıyordu beyaz örtüleri altında.. sarıya çalan saçları vardı, yükseltilmiş bir yastığa baş koymuştu.. hayır tanımıyordum.. neden onun ziyaretine gittiğimi bilmiyordum.. işin tuhafı bunu garipser gibi bir halimde yoktu.. oysa oldum olası uzak durmuşumdur hasta ziyaretlerinden.. hele birde veda havası taşıyorsa nasıl davranacağını bilmez oluyor insan.. sanırım ben yüzümde donmuş bir gülümsemeye engel olamıyorum.. bir şeyler söylemem gerekir gibi rahatsız edici bir “hadi” dolanıyor içimde.. sıkıntı büyüyor.. dahası o insana ait tüm görüntüleri bastıracak kadar ağır bir an.. taşıyabileceğimden emin olamıyorum.. yada onu bu şekilde hatırlamak istemiyorum.. oysa o anda.. bilmiyorum.. kendi sakinliğime inanmaz bir rahatlık içindeydim.. yatağın az ilerisinde durmuş beni fark etmesini bekliyordum.. oda küçük pencerelerinden sızan ışık huzmelerinin kestiği loşluğu içinde kubbeli taş türbeleri hatırlatıyordu.. büyücek bir karyola vardı ve tahmin etmesi zor bir zamandan beri orada yattığı belliydi.. karşıya doğru bakıyordu.. birden döndü ve göz göze geldik.. ona doğru birkaç adım attım.. kapıdan nasıl girdiğimi hatırlamıyorum ama sessizliği bozmamak için epey yavaş hareket etmiştim.. sanki beni birden orda görünce korktu.. korktum.. böyle bir durumda kalmak, çok kötü bir şeye sebeb olduğunu hissetmek.. ölüm meleği değilim ben diye düşündüm bir an.. söylemek istedim.. dudaklarım aralandı yalnızca, sesim çıkmadı.. hayır.. biliyordu.. sakinliğim yerini adım atmanın imkansız olduğu bir paniğe bıraktı.. sıkıca sarıldı bana.. nefesim kesildi.. nefesi kesildi.. yardım mı istiyordu bilmiyorum.. çığlıklarımız birbirine karıştı.. kapıya bakıyorduk.. kimsecikler yoktu.. birileri koşsun yetişsin istiyordum.. birileri gelsin istiyordu.. çağırmamı istiyordu belki.. dilediği yardım bu muydu.. ses çıkıp çıkmadığından pek emin değilim.. ama uğraştım.. korkum yatıştı ve yerini öfkeye bıraktı.. hüzünlü bir parlayış gibi göze vurmuş bir öfke.. hiç kimse duymadı sesimizi.. sustuk.. anlattı.. ölümü dedi, önce başka gözlerde görür insan.. önce onlar söyler.. onlara gözlerin söyler.. küçük umutlar, belkiler, acabalar, Allahtan umut kesilmezler can yakar üstüne dikilen her bakışta.. acımayla karışık bir korkudur gelip geçen.. farklı yönlere giden iki trenin ışıklı vagonları gibi uzaklaşırsın, bir yıldız gibi kayıp giderken sana bakıp dilek tutan insanların gözlerinden.. kaçarsın.. dayanamazsın.. fısıltıları hiç dinmez.. dinmez.. dinmiyor.. öleceksin.. dualarını duyarsın.. tanrım sen bizi koru.. son anda bile.. son anda bile.. gelmediler.. kimsecikler gelmedi.. ellerime kenetli parmaklar yavaşça gevşedi.. avuçlarıma bir armağan gibi çırılçıplak korkularımı bıraktı.. kaç diye fısıldadı.. ve peşinden geleni pişman et.. aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa dehşet bir korkuyu serbest bıraktı ve gitti.. …………………………………………………………………………………………………. ..anastası tanır mıydınız.. anastasya değil anastas.. yaa.. tanımazsınız tabi.. hem mum sattığı filanda yok artık.. ne haliniz varsa görün şimdi.. görebilirseniz tabi.. işinize gelirse.. .. anastas.. işte böyle başlardı hikayesine.. bir varmış bir yokmuş olurdu.. işin burasında herkes gülerdi.. adettendi.. bir iki kişi laf atardı.. sonra ışıklar sönerdi.. göz gözü görmezdi.. anastasın evvel zaman içinden kalbur saman üstü hikayesi böyle başlardı.. orman perileri ağaçların soyundan gelen bir kadından söz ediyordu o zamanlar.. ağaçlar hep bir ağızdan itiraz ediyorlardı.. bunu öyle yapıyorlardı ki kimse içinde büyüyen şüpheye engel olamıyordu.. yaşlılar birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldıyor ve o anlamlı suskunluğa bürünmeden hemen önce kendilerine çevrilen gözlere yakalanmayı bilhassa istiyorlardı.. olan biten her şey bir oyundan ibaretti sanki.. herkes o kadından söz ediyordu.. görenler varmış diyorlardı.. görenler varmış.. mış.. bir şeyler hatırlamaya çalışır gibi beklerdi sonra.. yüzü hafifçe gölgelenir ve sanki aniden güzellik çağrıştıran bir şeyler görmüş gibi bir ifadeyle yeniden başlardı anlatmaya, kaldığı yerden.. kaldığı yeri kimse bilmezdi.. yavaş ve hırıltılı bir sesle duyulmadık şeyler anlatırdı anastas.. ama hikayeyi ondan dinlemeliydiniz.. bu önemliydi.. ertesi gün sokağı dolaşan öykü kesinlikle aynı şey olmazdı.. bütün o iyi anlatıcılar gibi aynı kelimelerle dinleyen herkese farklı şeyler anlatmayı biliyordu.. aklımda kalanlar bölük pörçük şeyler hep.. onun saçlarını hatırlatıyorlar bana.. birbirlerini tutmuyorlar.. .. hikayesini bitirdiğinde yere çivili gözlerini kaldırır.. kalabalığa doğru döner ve sonra içlerinden birisine bir şey söylerdi.. giderayak söylenmiş.. anlamsız birkaç kelime.. iç burkan bir sesleniş.. öylesine bir şey.. alaycı bir serzeniş yada düpedüz sunturlu bir küfür.. anastas.. sahneyi kahkahalar arasında terk ederdi.. .. bir gün eve dönüyorduk.. babam annem ve ben.. geç bir saatti.. ilerde biriken kalabalığa bir şeyler anlatan anastası gördüm.. duvarlaşmış, kendi içine kapanmış, halkalaşmış insanların arasında bir an görünüp kaybolan anastası.. annemin elini bırakıp koşmaya başladım.. ben yaklaştığımda kalabalık aralandı ve göz göze geldik.. bir yerlerinden vyetişmeye çalıştığım hikaye bitmişti.. yavaşça doğruldu.. bana doğru bir iki adım attı.. görünüşe bakılırsa son söz benim olacaktı.. biraz eğildi ve çok kısık bir sesle: ne yandan bakarsan bak....... sonra aniden sertçe çekildiğimi hatırlıyorum.. annem yetişmiş, elimden tutmuş, bir yandan beni sürüklüyor bir yandan da söyleniyordu.. korkmuştu sanırım.. yada koruma içgüdüsü devreye girmişti.. anastasın dudakları kıpırdıyordu.. bir şeyler daha söyledi yada bana öyle geldi.. duymadım.. şen kahkahalardan başka.. .. ertesi gün onu bulmayı ümit ediyordum.. ona bir şeyler söylemek belki özür dilemek yada uzaktan selam verir gibi sadece bir gülümsemek.. akşam ki olaydan dolayı biraz üzgün, biraz utanmış ama galiba daha çok öfkeliydim.. sonraki gün yada daha sonraki gün.. bir daha hiç kimse onu görmedi.. ölmüş diyenler, başka şehre gitmiş diyenler.. bir kızı varmış gelip almış diyenler.. diyenler.. diyenler.. kimse bilmedi.. bir zaman daha sürdü bu söylentiler.. başka başka yerlerden görenler varmış kaynaklı haberleri geldi mahalleye.. sonra arkası kesildi.. ve tekerlemelere karıştı anastas.. yarım kalmış, zamanın bilinmez bir anında dağılmış, kendini tekrar eden bir hikayeydi o.. sus gibi.. sis gibi.. ne yandan bakarsan bak.. merhaba, adım anastasmumsatsana.. bana kısaca anastas deyin lütfen.. ama siz.. anastası tanır mıydınız.. yo hayır anastasya değil.. anastas.. yaaa… tanımazsınız tabi.. hem mum sattığı filanda yok artık.. ne haliniz varsa görün şimdi.. görebilirseniz tabi.. işinize gelirse.. ![]() daniel yuen - Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısıGÜN-DÖNÜM- bouquet de nerfsGÜN-DÖNÜM- bouquet de nerfs yine süslendi hayretlikler heyhat! bir tutam meczup iplikle kozasından henüz sıyrılmış... ilmekler inadına boynuna bir ilmek , belirsizliğiyle mağrur yükselen yeni zamanların arsız kulesinde. bir ilmek , korkusuyla yoldaş dumanlarla kendi göğünden süzülen faili ve fiili meçhul viranende salın! ve çöz ilmeklerini Gün! lütuf et ki döneduran bir kule veya alelade bir virane de resmedilsin, kül maskelerde yön bulan suretinde! açıl ki gün ışığı oynaşsın tuttuğu kapıları bırakmayan yorgun ellerinde ve nefeslen zamanın ensesinde düşüp durduğun eriyen o dargın belleğin deliklerinde Tembel ve vasıfsız tüm cümlelerin dibini oyduğu dalgın bedenlerin sahnesi burada : ayaklarının altındaydı..Tarif etmek gerekirse , kargınmışların haritasında tam ortada çarpı işaretli bir mahzende , naif korsanların uğruna dillerini kestikleri definin üzerinde.. Yalnız uyanmıştı ve vücudundan düzenli olarak boşanan terlerin ıslattığı bu toprakta - saatin kaç olduğunu merak etmeksizin ilk defa - sarı bir göğün , suskun ve yabancı bir gecenin altında . Toprağı yokladı ilkin elleri ,avuç içinden bir sıcaklık damarlarına doğru nüfuz etmekteyken . İki kesik avuç içi ,üzerinde uyandığı bu toprağa her dokunuşunda, sıcaklık yön değiştirerek yayılıyordu bedeninde.. saat yönünde ve tersinde...dokunmaktan haz alırcasına devam ettirdi şaşkınlığından muzdarip kararlılığını bir müddet.tırnaklarına baktı sonra , kargışlanmış ruhunun suretini okuduğu kan toplanmış tırnaklarından.."- temizlensem " dedi çaresizce , -bu sarı göğün karnından erden bir yağmur bulutu saplansa göğsüme , sonra bir nefes çeksem ıslak , ciğerlerime , sararmış tırnaklarımı onlar sökmeden ben versem , uyanır mıydım bu rüyanın gölgesinde.... Kelimelerin kambur sırtından yükselen dalgalar hiddetlenip dağları ve kentleri yıktığında, o tarifsiz sarsıntılarla beraber bir ışık hüzmesi taaruza geçer kuzey göğüne doğru..ve her kayıp beden bir sonrakini de yanında götürüp yükselir bu göğe uyanmak üzere... Hangi dalganın esiri bu mahzende kalmıştır bilinmez , uyanmak arzusu çoktan sarmıştı bedenini şüphesiz ve daha kötü bir uyanışı tahayyül edemeden - belki de bundan kendini alıkoyarak - başka bir dünyada. Gözleri sımsıkı kapalı , elleri yumruk halinde sıkmış yükselmeyi bekliyordu , bir el çeksin diye ayaklarından yukarı hışımla . Ne kadar geçtiğini asla bilemeyecekti hikayedeki düşkün. Belki bin yıl ..belki bir gün ..belki bir andı öylece durup yukarı çekilmeyi beklediği bu mahzende sürgün... ![]() rainy day woman - prettyfly - Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {2} - heceye nefes'kapısımordan siyah,siyahtan mor/alcodra A!mordan siyah,siyahtan mor alcodra A! n: konuşulmadı! ve yine sana ulaşmak için son çarenin yağmur ve kanatlar olduğu takıldı aklıma. ( Sanki çocukluğumda bütün bir yaz mevsimini sözcüklerle geçirmişim de o yaz kelime, cümle ,hece den yaratılmış senden hoşlanmışım) ..ve gözlerin sadece, aklımda.. (hatırlıyorum rengi ateşindi gözlerinin! tedirgindi, şaşkın sanki ama gittikçe ürküten, rengi ateşindi gözlerin) sen bir ağlama hissi idin ağladığımda yüzümde biriken mürekkep gölgesiz gövdemde uçurum mordan siyah, siyahtan mor’ dediysem mor sendin geçilmez olanımdın, değildin… imkansızlardık bizler siyahtan mor mordan siyah’ dediysem siyah sendin… sen bir ağlama hissi sen kendini arayan her renk idin… Sana gelmeliydim birlikte ağlamalıydık birbirimizin yüzüne baka baka ağlamalıydık (iki silah düşünüyorum kendim için) yol boyunca elimi tuttun konuşulmadı hiç bulutlar korkunçtu o gün ben çok üzgündüm (ama onlar da duyamayacaklar birbirlerini) olmayacak olmayacak olmayacak ağlarken güzel buluyorum yüzünü ağlarken güzel buluyorum yüzünü ağlarken güzel buluyorum yüzünü........ .... A!:perde Kendi siyah kanını döktü oyun, Zarif bir el,bir hançer taşır gibi, B0şluğa üç daire çizerken iç iç e Boydan boya yırtıldı bildirilemezlik perdesi, kendi siyah kanını döktü oyun…. Zarif bir el,bir hançer taşır gibi, A!yüreği için bir hançer ve kendi yüreği İçin gönül için oyun için kendi siyah kanını döktü yüreğinin zarif bir el,bir hançer taşır gibi….. B0şluğa üç daire çizerken iç iç e dans ediyordu bilekleri,zarif bir el … boydan boya yırtılır.. bildirilemezlik perdesi, siyah gözlerin içi gülüyordu,ürkütüyordu gözleri b0şluğa üç daire çizerken iç iç e… Boydan boya yırtıldı bildirilemezlik perdesi, O usulca süzülendi,huyu çölü boyamak olan ağır günlerin tartısıydı ve kıran ve ekleyen uçurum dan süzülen tüy’e gece gibi karanlığını ekledi ve boydan boya yırtıldı bildirilemezlik perdesi.... b:konuşuyorduk ,konuşalım Kelime,cümle,hece, kalbimi yorar,kan dökülür başka bir şey değil sesi müziktir,gözleri görür oysa, dinlemeyi bilmek gerek öldürmez kelime,cümle,hece. dinlemeyi bilmek gerek sesi öldürebilir,gözleri kesin.... öyleyse sabah olmadan henüz, duymalı..melekler nehre inerler.....sessiz, şehrin içinde bir orman bir ormanın içinde şehir iri gözlü şaşkın kuşlar çığlık çığlığa taş basamaklarda duymalı.....sessiz, kelime kelime-cümle cümle-hece hece: mürekkep! bizlerde esiriz işte! mürekkep gözyaşı demek ağladığında yüzünde biriken mürekkep. yağmurlu bir diyar değil burası konuşuyorduk konuşalım' demek için.... ne gerek? her esir için teselli susmak, konuşmak gerek. c-ağla! Kendi içinde bölümler, odalar ve evleri, girişleri apartmanların Sessiz aynalarında, ağlarken yüzün, rüzgarlı yüzün, gözlerin sadece aklımda, beni görmeye, bana mecbur, dönmeye kollarıma, mecbur bir sen! ağla apartman girişlerinde sessiz aynalarda tüy’e ışıltını ekle ve ağla, görmedikçe ve sağırlaşmadıkça, sesler duydukça ev’in içinde gece, gel bana! Eklen! Tüy’e ışıltını ekle.Ağla! Bir: ışık/son/ k./ruj/iz/ka yıp/ o da/ışık/sızmak Ev/pencere/bahçe/ düşürülen/bırakılan/ kanat/mor/siyah/ kelime/ /uzak ülke/toprak/kraliyet/aile/tiksinti/ /perde/ışık/ Hece mi?/arı ece/….. arılar/bahçe/ev/ruj/iz/ oda dalgalı / penceresi dalgalı oda/boş/ aile/çiçekçi dükkanı/yağmurlu kaldırım/kimsesiz sokak /eski şemsiye/ruj/iz/ iki:ç:yasak o da/ışık/sızmak/ buluşulan uçurum kıyısı/söz/dil Mut fa Ece arı hece mi?/gece, sürer /biter / gün ışığı sızar/odaya /o da/ ne şe/istemek/yıkıcı/ hiç/kum/ k./ ruj/iz/ka yıp/ ev/pencere/bahçe/ o- da/ aile /çiçekçi dükkanı/ yağmurlu kaldırım/ kimsesiz sokak /eski şemsiye/ ruj/iz/ Hece mi?/arı ece/….. arılar/bahçe/ev/ yağmurlu kaldırımlara/ kimsesiz sokak/cadde/lere oda dalgalı boş/ cümle: kraliçe/ aile/çiçekçi dükkanı/ eski şemsiye/ruj/iz/son…. Üç ruj/iz/kayıp/ ne zaman devrilecek bu dil/yapı/yıkım Ev/pencere/bahçe/ darbeli/hasar/ şimdi/ Hece mi?/arı ece/….. dil//kesinlik/ rengi:ateşin /ateşin! gözyaşı demek/ Neşe/istemek /yıkıcı/acı/hiç/kum/mürekkep/ dilin kesinliği:ev/o- da/ Neşe istiyoruz yıkıcı /bilekler suya ve kan/sonsuz renk/ateşin! /bırak kendini, in, yü rü/ hep in mek/ yürü mek/ Hece mi?/arı ece/….. Dört:o da:d gece:zindan siyahı /aşk/ / mürekkep/ürküten /renk/ateşin!/ başkası/kelime/dil/temas/dirsek/kol dans eden bilekler/balkon/şarap /ev/o da/pencere/dalgalı deniz /dalga, duvara vuran /su/karanlık/ hayvan/labirent/ uzak ülke/toprak/kraliyet/ aile/tiksinti/ kelime uzak ülke prensesi sözcük her uzak ülkeye uzak diğer ülke gönül, oyun/ değil/ perde/ışık /kelime: /kraliçe/ kalbi kötü/ /silmek/sökmek/atmak/ bırakılan/düşen/başlayan süzülmeye/hafif/ bir tüy/ uçurum kıyısı buluşulan E:elveda Kimsesiz sokaklar,ıssız,içim için çöl vakti, Benim için kül, İçimde,boşluk için asılı ‘elveda’ anları, Benim için kül,kimsesiz sokaklar için çöl vakti….. Ürkek baktın,ebedi an’ın sayfalarına, Boğuldu su’da iki yılan,birbirini boğdu, İkiz ölü doğdu Diğeri,yavan bir şaka sonucu su’da boğuldu…… Kimsesiz sokaklar,ıssız,içim için çöl vakti, Benim için kül, İçimde,boşluk için asılı ‘elveda’ anları, Benim için kül,kimsesiz sokaklar için çöl vakti….. f:sır deliği mordan siyah 'dediysem......... gizlediğim_ siyahtan mor 'dediysem sen_ kendini arayan her renksin_ her rengin uğradığı , akarken, tek renksin_ kalemi kırarım, sen'den, cinayetin seçkin gözlerinden, bahsetmeye başladığı an, o an ki hışmı dır fıtratın o an ki ,bir elveda an'ı,başka, boşlukta sallana dursun, kırık kalemin bir ucunda..... karanlık rengi :ateşin taşsın.... takısız gidiyoruz işte, nehirlere dökülmemize şans tanınsın! siyah tükürürüm kağıda, benim burnum siyah kanar, derinliğini 'iç'im' belirler uçurum 'un derinliğini süzülen tüy belirler korkarım... her gün,her ayaz , sen sen diye inler! g:ALCODRA A! YAŞ 13BİTTİ 12'YE GİRDİM... TÜM SESLER DUYULSUN İSTERİM.... TREN İSTERİM, İSTERSEN AL,İSTEMEZSEN.... BIRAK BENİ HEP BİR PARK'TA ÖLMEK İSTERİM neredesin? gül'den gül çalmak’ gibi Mİ……………… ğ:gül de n g ü l ç almak:kaybolmak şehrin içinde bir orman bir ormanın içinde şehir iri gözlü şaşkın kuşlar çığlık çığlığa Şarap şişesinde gözlerim, kadehimde kanımdır, boğuldu tekrar! Morda siyah kayboldu! Kaçış’ta kaçış! kayboluş da kayboluş! Gece vakti, şehrin içinde bir orman, Gece bir orman içinde şehir/vakit! Siyahta mor kayboldu! bir şehir kayboldu/gece/vakit! İri gözlü şaşkın kuşlar çığlık çığlığa! ğ:altın çağ başlangıcını arayan…. Gel zehir olup… akalım….. dedi! dedim… devrilen,devrilirken şahaneli yeni siyah dil!...dedim anlatıcıya tuhaf gelen hikaye anlatıcısı benim, benim, kaptan: kaybolan, altın çağ başlangıcını/başladığı şafağı arayan beyaz pardösülü adam, alcodra A! Dır adım benim, değil,ben o yum,değil,ta kendisi! mürekkep birikmiş durmuşsa sende, bırakma vaktin şimdi, dikenleri bileklerine battıysa gül’ün bulut geçerken andıysan adımı, rüyanı, ışığa anlatma vaktin.. Anlamsız olanım ben,bunu bilme vaktindi,, Bin yıl sürdü gece, Anlama vaktindi. Sadece, ‘kaybolduk’ dedin_ bir ormanda_ gece vakti_ ‘yarasalara dudaklarımızı uzatmalıyız ‘ demeliydim ‘gülden gül çalmak:kaybolmak’………….dedim devrilen,devrilirken şahaneli yeni siyah dil!...dedim h:yürektir! _yüzü rüzgarlıdır her çocuğun_ _dudakları öpülmemiştir henüz, bir çan altında_ (A!yürektir, iç’te yaşayan, 12Yaşında her çocuk yüreği olmak isteyen, tren isteyen… _kır toplantısında çocuk sesleri duyulmuştur_ _küçük kuzuları kaybolmuştur_ _küçük avuçlarını uzatmışlardır çocuklar göğe_ _kaybolmak üzereyken bulmuştur iki çocuk melek onları_ _ağlamaktadırlar,kırda,kirlidir suratları_ A!bir çocuk melektir.onlardan biri. her cin fısıldaşır ormanda, ve şehir kütüphanelerinde , bu ismi, tüm çocuklar,kendi aralarında, bilir. A!yürektir!) I: Sensin sen geçerken, oradan,öylesine_ meleksi halleri’ diyorum ben bin bir parça haline getirip, her parçasına sahip olmak istediğim iç'e burkmuş seni ve beni o 'anın meleksi halleri_ huyları diyorum ‘tuhaf huyları ölüm’ün’ mor’ kaybolurken tüm caddede, sen geçerken, oradan,öylesine_ iki küçük bulut yürür her adımında, ve gök gürültüsü….beni gördüğünde. avcısıyım, etimde duyarım ben, kanımdır çekilir, boğulur tekrar şarap kadehimde. mor ve siyah kayboluş kayboluştan ve kaçıştan kaçış. iki çocuk yürek, iki hançer, iki melek çocuk. rüyalardan seslenen seslenilen madem sadece sestir bazen işiten, sensin_ ve geçerken, oradan,öylesine_ mor’ kaybolur tüm caddede, gün’e uçurumdan süzülen tüy’ün ışıltısı sızar, iki küçük bulut yürür her adımında, iki adım önünde senin_ İ:ev nedir gece idi.bir otoban kıyısında,lokantada içiyorduk,az sonra oyun’ a geçilecekti. gönül:kanayan moruyla oyundu.mürekkep:gözyaşı.gönül:masalda yaşayandı. Masal da yaşayan gözyaşı. siyah mora susarken sordum: neden tüm hikayelerin tek bir hikayeye bağlanması korkunçtu!!!!!..... 'soru değil bol ünlem!!! bu dedi...65inde ihtiyar bir adamdı,bulduk onu,yolda karşılaştık, açık mavi bir dodge kullanıyordu.biz bir çalıntıyla gelmiştik, ben ve arkadaşım, sarhoştuk ve içmeye devam ediyorduk, sonra seninle karşılaştık, sabaha doğruydu artık/ evet:adam ölüydü, neşeli olan bendim.neşeli olan ölü,ölü olan neşeliydi,ikizim taşırdı beni beraberinde,o avcı idi.etiyle duyardı. ve seni görür görmez sordum: hece, arı ece mi? kırda 3 çocuk vardır o gün... dedin, _hepimiz sarhoştuk,olmasak bile muhtemelen sen anlatırken başka bir şey düşünüyor olacaktık_ ilk yaz dır....iki çocuk,küçük kuzu kaybolduğu için üzülür dedin bir diğeri umursamaz...gitmez onlarla...kaybolmaz.. dedin orada değildir zaten ve zaten kayıptır dedin mevsime dair değildir,masal’a dairdir,kahraman değildir,görünür değildir, yoktur kilitli kalakalmışlığı, dedin ve ekledin: bahsedilenlerden bahsedilsin, o tekrar dinlesin ister ve düşünür : kelime uzak ülke prensesi mi Dedim ki, esirlerden biri o olurdu,kelime cümle hece:esaret demek olurdu buyüzyılda,şehirde, belki ölü bulunurdu,gece vakti bir otomobilin içinde. ben bulundum dedi ihtiyar,65inde, beyaz saçlı ve sakallıydı,toprak kokuyordu, gelmekte olduğum şehirde. . diye de ekledi, umursamadık, ve sende yanımıza geldiğinde,masaya oturduğunda ben sana sormadan daha, ‘ kalbim kalbiyle yaşar o’nun’ dedin, umursamadık. bizimle gelmedi, ihtiyar adam,yola,gitmeye devam edecekti, o ‘gitmek’ olmalıydı. yolda olmalıydı, ben ve arkadaşım seninle evine geldik,sen kullandın, sahil kasabasında denize yakın bir evde oturuyordun, hiç konuşmadın, sabah uyumuş olmalıyız, sen gitmiştin, yoktun,arabayı ve tüm paramızı almıştın, karşılığında evi alıyorduk sanırım. J:nehir beni çağırır ‘kelime-cümle-hece esarettir,kaçıştan kaçış olmaz,görmedim’ dedi sordum ‘ormanda kaybolan çocuğu gördün mü!!!!!!!!’ ‘göl sularında….bir renk…kıvrılır… sanki…gece… dalar ormanın içine…peri evreni içine çeker…. renk bulaşır…sızar sanki’…dedi ‘mor’ dedim ‘o renk’ ekledim, ‘bazen burnum tuhaf kanar’ dedim ‘siyah’ dedi! ‘NEHİR ÇAĞIRIR BEN GİDERİM’ bunu ben söyledim,ses yankı yankıdır,dil devril devril, yenidir siyahtır usulca süzülen,ağır günlerdir elbette her daim, nehirdeyim,ben yüzüyorum, ‘NEHİR ÇAĞIRIR BEN GİDERİM’ unutursun,unutulur!kaçıştan kaçışsındır,kayboluştan kayboluş, bir sahil kasabasında….bir köy evinde……denizin üzerinde yüzen bir evde zannedersin ki geceli 3 yazıyla üç gün sürer unutman, ormanda 1000 yıl sürer üstelik gecedir….her daim…. ‘NEHİR ÇAĞIRIR BEN GİDERİM’ - Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısıBir Ölü Tırtıl/a. fuat seğmençukur Bir Ölü Tırtıl a. fuat seğmen kısa bir ömre dair, kısa bir öykü..... Bir ölü tırtıl. Bir kibrit kutusunda unutulmuş, kelebek olmayı beklerken. Ondan bu beklenirken. Kurumuş. Dönüşümün bir an önce olmasını isteyen; bilinciyle tırtılı buna zorlarken; tırtılın yumuşak gövdesi acı ile dolmuş. Bütün isteğini tırtılın gövdesine akıttığı için çocuk, unutuvermiş tırtılı kibrit kutusunda. Konteynırda havasızlıktan ölen Çinli göçmenler gibi acıyla kıvranmış bir süre. Varoluş acısını bastırmış, bedenin hayatta kalma arzusu. Kurşun tabuttan farksızken bedeni için, kibrit kutusu. Ve arzu, görünmez çizgiyi geçince, kıvrandıran acıya dönüşmüş. Kibrit kutusunun tatlı salınımlar yaptığını gören bir sinek, içinde hissettiği özgürlüğün ağırlığıyla kutunun üstüne konmak zorunda kalmış. Tırtıl son nefesini vermeden, nasıl bir kelebek olmak istediğini anlatmayı başarmış sineğe. Özgürlüğe kanat çırpan koyu kırmızı kanatlardan bahsetmiş. Sonsuz evrende kendini sıkışmış hisseden insanın, görünmez kanatlarıyla durmadan çırpınıp koyu kırmızı kana boyanması gibi tıpkı. Tıpkı onu kibrit kutusunda unutan çocuğun büyüdükçe, yarasının da büyümesi gibi. Akan koyu kırmızı kana bakan, tırtılı hatırlayan sineğin göğe acısız kanat çırpmasıyla her şeyin unutulması... - Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {2} - heceye nefes'kapısı |
![]() fotograf:nilgün kara
![]() toplam ~ 47sayfa.... dizayn:buZ |
öteBüyüLer ......... yaKın |öte
|