z/uyku

beş minik denklem ve hazin aşk hikayesi YA DA istanbul /alcodra







beş minik denklem ve hazin aşk hikayesi YA DA istanbul yazıları üç:uç izmir bir uç izmir iki
eL: alcodra A!
iSTANBUL YAZILARI:
ÜÇ:uç izmir bir uç izmir iki2


bir: şimdi ben

ay ayakkabılarım ve ben,
hiç ve -hiç ve hiçlik üzerine,
geçerken öylesine bir park ın içinden
şehirde......

elbette,istanbul değil,bir başka şehirden bildiriyordum,bildirilemezlik adına yapıyordum bunu,
tüm'e istanbul yazıları adını veriyordum,
o burada değil,
hilekarlıktan hiç değil.
zevk!








iki :sensiz

Tutku nedir bilmem. söylememiş olabilirim
bu sana enteresan gelmiş olabilir söylediysem,
yaşamak için her gün
3 ayrı sebep bulmam mümkün olmayabilir.

Sensiz.

Bulmuşsam sana fakslamış olmalıyım.


üç :basit denklemler.

evet ,küçük daha minik,
denklemler çok basit,


'ben bir konuşma dili istiyorum '
dedi kadın,sustu.

tereddüt etti adam,
biraz düşündü ama
ya zaman geçmedi
ya da söyledi, hiç düşünmedi,

’tek ve korkunç hikayeye bağlanan tüm hikayeleri bilmek istiyorum’
dedi,
o zaman ben sustum
ve elbette
sen de sustun
çünkü
nasıl yerin yoksa senin bu hikayede,
benim de yok.
sadece biliyorum!
daha da çok hayattan
ve kadının da susmuş olmasından çokk
enteresan olan neydi!!!!!!!
tüm yolculuklar gibi sahici,
ne idi esas!!!!





Dört:efsanelerin kalbi.

ne enteresandı yurtsuz gibi dışarıda ve yer siz,
içeride olmak,
ama değil hep dışarıda.
enteresandı bu .

ve kendi içine dalgalanan bayrak, siyah
görünmez ucunda n işlenmiş, gümüş

yeni yine konuşma dili,
ne !bu lanet ,şarkı gibi,

ve elbette
esas,
enterasandı ah!

efsanelerin kalbi.




Beş:yokşehir

-enteresan olan, Anadolu, Akdeniz, Asya
ve bu pasta savaşında,
Avrupa,dünya
ve ay ayakkabıları

dedi kadın.

adam, o esnada
başka bir şey düşünmek istiyordu
ama kadının konuşmasına tahammül edemezdi,
anlattı:

küçük bir liman şehrinin,
'yokşehir kütüphanesinin'
olduğu şehir olarak kabullenilmiş olması,
hiç ve hiçliğin başşehri, bu düğüm şehri,
ne Akdeniz ne Avrupa
ya da bu pasta savaşında dünya!

İstanbul yazıları üç dedi sonra
Sustu-ekledi son olarak:
uç İzmir bir /uç İzmir iki dedi !


İstanbul ‘dan işlenmiyordu elbette,
bunu kadın da biliyordu,
düğüm şehri!
bir an gülümsedi kadın, tüm
denklemleri sevdiği gibi sevdi,


sen ve ben gülümsedik birbirimize,
çığlıklı ve sessiz.
hikayede yerimiz yoktu,üzülmedik .....









By…ö-y….as alcodra a!
2oo7…İzmir!


.......

metin alcodra tarafından yazılmış, buz tarafından eklenmiştir...





- Çarşamba, Mart 7, 2007 - nefes {4} - heceye nefes'kapısı


..../pince



çatlak bir çölde bir karıncayım
patlamaya hazır lav..
yorgun yasta bir deniz var yaralarımda..
çok hüzünlüyüm..
çok yaralı vede hırçın..
ağlayasım var..gücenesim var.. gizlerim bitti..
yoruldu kalbim..
güven istiyom.. zor birisine güvenmek zor..
tanrıya güvenmek zorken insana güvenmek daha da lavinyalı...
gözlerim bitti..
pabuçlarım yırtıldı..
kabuklarım yırtıldı..
insanoğlu kullanmak üzere yaratılmış..
bitirmek tüketmek üzere..
palavralar üretmek üzere..
doğru zaman doğru yer masalı nerede yazılıdır..?
gözlerim bitti..
kalbim bitti..
tanrı bitti..

pince



SubterfugeMalaises

- Pazar, Aralık 10, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


papatya/owL



papatya




birazKenaraçekildedidikenliteleküçükpapatyabirişeyaramadAnkuruyupgitmekistemiyorumşuk
örpecikkuzularınmidesinegitmemengelolma

hafifçekımıldarkenPaslarındantozlardüşüyordudikenlitelinseneistediğimibilmiyorsunküçüğüm
dedieğerbirişeyaramakistiyorsançekilönümdedegelİnciklerigörebileyimhemkuzuseniyiyincene
olacağınızannediyorsunsenbakıyım?

eTolucamyağolucamsütolupçocuklarınmuhallebisinekArışıcamderkengözlerininiçiparLıyordu
küçükpapatyanın

saçmalamadiyegürleyereküçükpapatyanınsözünükestidİkenlitelkorkudanküçükpapatyanınkuZ
useniyediktensonragidipbirkenarasıçıcakgübreolarakaynıseningibibaşkabirküçükpapatyanınol
uşumunayardımedeceksinkionudayiyebilsinlerçekilşimdiönümdendeşugelinciklerebakıyıMbir
azdaha


bellZ

- Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


ruh katarı/nihilast






Ruhkatarı İtiraf

nihiLast



... İçimde koca bir boşluk oluşturdunuz.
Nedeni bilmek isterdiniz,
bu,
itiraf ediyorum, gerçekten inanılmaz karanlık ...

Sizden kısık bir ses istediğimi söylediniz,
aslında bir istemim vardı.
Ne diye daha tahammül edilebilir konuşuyorum ki?

Kendim gölgelerin içinde iç geçiren değil miyim?
İşitiyor musunuz ruhum?
Bugün biraz kara ve eski huyunu üzerinden atmış - sesini işitiyor musunuz?
Sıcak ayaklarla soğuk taşlara basarak ve
onların merhametine kalarak geceye çıkıyor.
Biliyorum,
dağılmış görünen hicranı, kaçışı mayasıl olmuş
ve bilgi buzundan avlanmak istiyor.
Sizinki geniş ağaçların içinde ebedi yaşamak istiyor
- yukarıdan süzülüyor,
o dağın güneşini, ebedi güneşi yakalamak için, sözleriniz.
Ruhum sözlerinizi yakalamak istiyor -
çıplak ayaklarla.
Kendine göre köşesi var,
bugün o köşede keder sarkacı!
Neden çekilmedi ki yalnızlığına?

Nedenler sizi uyarıyor,
uykunuzu bölüyor,
ağzı köpürerek uyarıyor.
Üstüme atladı,
bu sözleriniz safdil değil -karanlık- uçurumu
taşıdım zaten.

O her ana, yeterince saldırgan zaten.
Ah o mu? - fısıldamak gereksiz, konuşmak adını, duyurmak... gereksiz öte.
Sırf göz kırpmasın diye...

Yaşlandım üşüyorum, durup dururken değiştim.
Yalnızlık uçtan uca göl!
Böyleydi, gidenler bu yönü seçmişti?
Her iki adımın kendini tanıttığı an evvelidir,
ama bu şekilde bir sendromu taşırmak istemiyorum...

'Ve ateş sütünları arasından hızlıca geçtim.
Ne bezgin, ne de bayağı!
Geçip gitmeli sadece,
cesur adımlarla, kovalayanlardan kaçmalı!
Düşünen,
çünkü sonra iki büklüm görünüyor bakın!
'Eğer'i kapmış...
Yaptıkları yeterince çirkef - kendi yüzünden..
Daha çok homurdanıyor...
Ne anlattım, deliliğe övgümü bile bozdum şimdiden, çoktan...'

Buz kayalarının üstünde,
keder kokan sözcüklerinizden hep kaçtım ruhum!
Bu ne amansız bir boru sesiydi!
Sizin için sırra bürüneceğim ya, uysalca koşuşturacağım ya!..

Biliyorum kavruk,
haliyle kavruk gece bekçisi benim,
korkunç olan da benim, yalnızım ziyadesiyle.
Beni tanımlamaya ve sindirmeye çalışanlar!
Kimse kanıtlayamaz,
kanıtlayamaz kimse yaban bir ışık ödleği olduğumu?

Yüzler duvarın dibinde buz!
Başımı çevirdiğimde oradalar..
Alıştırmak için kendime, kanıtlamam gerek kendimi!..

Size doğru bakıyorum,
beni neden bu kadar hüzünlendiriyorsunuz?
Yarım yamalak her türlü ruhları besledim!
Vaktiyle kasırga inadıyla attıktan sonra
birinden birini - nefesimi tutuyordum onda, sizin içinizde de onu sayıklıyordum.
Neden bu kadar öfkelisiniz öğrendiklerime?

Anımsıyorum sizi!
Beyhude her türlü konuşma, temiz elleri
kirli yüze dokundurmaktan başka birşey değil!
Söz kutularınızı,
karanlık ve keskin yanlarınızı seviyorum.
İnceliğiniz ve uğursuz fısıltılarınızı seviyorum.
Neden sevdiğimi, neye dair sevdiğimi biliyorum.
Karanlıkta daha fazla zannınız altında tutun beni,
ayırın bana kirli düşüncelerinizi, nefret edip, uzaklaşmayın!

Saatler hafif ayaklarla koşarken, gürültüleri ve korkuyu özledim.

Her sözünüz okşarcasına ruhuma yanaşıyor
ama gördüğü bir yarı tartıcı.
Ne kadar cesur olunursa olunsun,
tüm sözlerin geride kalması gerek, kaçmak gerek!

Gerçeğin tedavi edilemez olduğunu söylemişti bana,
hükümlülerin sabrı! Sizce öyle midir ruhum?

- Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {4} - heceye nefes'kapısı


SENDE KAYBOLACAK DEĞİLİM /mavİ



SENDE KAYBOLACAK DEĞİLİM

mavİ



Neden gelmediğini bilmiyorum. Bu sessizliğin eli yüzü düzgün bir sebebi vardır
umarım.Yoksa öksüz kalacak içimdeki hasret,bilesin...

Dün dışarı çıktım.Senden sonra,acemi bir buluşması oldu ayaklarımla sokak
kaldırımlarının.Pek bir anlam ifade etmiyorlarmış gibi duruyorlardı.Onca beton yığınının
arasında, baş kaldırmış otlar vardı yer yer.Kime meydan okuyorlardı öyle?Sırıtıyorlardı
belki;ama bir asillikti orada bitmiş olmaları.Ya gözlerindeki asilik...Bin bir türlü insan
sürüsü geçiyordu her dakika , o anlamsız taş dizilerinin üstünden.Atılan her adım kendine
göre bir hikaye,bir düşünce taşıyordu sırtında.

Ama hangi adım düşünceli atılıyordu ki?

Yürüdüm.Alabildiğince yürüdüm.Böyle garip bir umursamazlık binmişti omuzlarıma.Mağazaların
önünden geçiyordum.Camekanlara koyulan o cansız mankenler.Üzerlerinde bir zorunluluk
halinde bulunan şaşaalı elbiseler.Birkaç lüzumsuz dekoratif şey serpiştirmişler
etraflarına.Sanki o ruhsuz vücutlara bir tını vermek istercesine.Yada cansızlıklarını
yüzlerine vurmak istemeyip saklamaya çalışıyorlar, aslında bir hiç olduklarını.Şimdi eline
bir gül tutuştursam şu solda duranın;tutar mı ki?Biliyorum öyle usulca, hissettirmeden
savrulur gider avuçlarının arasından.Ne kadar da donuk ve anlamsız görünüyorlar.O taşıması
mecburi etekler,büstiyerler bir kayıverse üzerlerinden.Beraberinde o donuk suratları
canlansa bir anda.Dinleseler anlattıklarımı.
Etraftaki o canlı mahluklara dinleme gibi bir lütuf sunulmuş da noluyor? Konuşmadan an-
layıverseler gözlerimdeki meçhullüğün imlerini.Sonra o sabit,ihtişamlı duruşlarındaki
gizemliliği anlatsalar bana.İçlerinden birini alıp götürsem eve.Şu sana benzeyeni...

Kimi koymalı o camekandakilerin yerine;seni mi,beni mi...

Saatin farkında değildim.Ne zaman oldum ki,değil mi?Ben kovaladıkça kaçıyordu zaman.Hoş
ben dursam, o yine gidiyordu ya,neyse...Güzel bir sonbahar bu sene.Ağaçlarda tek yaprak
yok.Hepsi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor kendini.Kurumuş olmasına rağmen birkaç tane
oyun bozan var ama,onlar da istisnalar.Tıpkı senin imkansızlarımın içinde ki istisnalığın
gibi...

Saçlarım rüzgarla inatlaşıyordu.Onların didişmesinden suratım oluyordu zararlı çıkan.Her
seferinde bir kamçı yiyordu sanki.Devam ediyordum.Kendimde değildim,olmadığımı
biliyordum.Ara sokaklara girdim.Her zaman bir gizem yatar bu yerlerde.Nedenini bilmediğim
tarifsiz bir duygu hücrelerime kadar hakim oluyordu yavaş yavaş.Kameraman yavaşa almıştı
sanki çekimi.Zaman sindire sindire akıyordu.Kendini iliklerime kadar hissettirerek.Yolun
bir tarafında çocuklar vardı.Eli yüzü kir pas içinde,küçücük bedeni yorgun düşmüş;hayatın
üç kağıtçılığına erken aldanmış çocuklar...Üstleri başları yırtık pırtık,ceplerinde
kendilerini biraz olsun bu karmaşadan uzak tutan tek tesellileri.Yaşın daha kaç ki
senin,ta ciğerlerine değin çekip sonra eli mahkum bir nefretle baktığın gökyüzüne
üflüyorsun o zehir kümesini.Ah çocuk,çocuksun sen.Mahalle arkalarında sek sek oynuyor
olman lazım şimdi senin.Apartman zillerine basıp kaçman,semalara zehir değil, koyu bir
kahkaha patlatıyor olman lazım.Çamurdan evler yapman lazım,sonra üstünün pasaklılığından
sana kızacak bir anne...Sokak kapılarında oyunda kazandığın bilyeleri sayıyor olman lazım
şimdi senin,götüreceğin ekmek parasını değil...Ah çocuk,çocuksun sen.Ne çabuk kolları
arasında sıkıştırıvermiş seni bu düzen...

Oysa gözlerindeki o temiz tebessümlerle bilirdim seni ben...

İlerledim.Akşam olmuştu artık.Gece usul usul giriyordu koynuma.Çekim normal halini almıştı
.Zaman da sindire sindire değil ,umarsızca, aldırmadan akıp gidiyordu yine.Gökyüzü
yalancıydı ,kaybolmuştu maviliği.Alaca bir morluk basmıştı ortalığı.Okulda bir resim
çizmiştim küçükken-çocukken-.Mora boyalıydı kağıdımdaki gökyüzü.Öğretmenim gökyüzü
mavidir demişti.Ama öğretmenim ya geceyse..
Evlerinkiyle birlikte sokak ışıkları da yanıyordu teker teker.Ben mi,ben hala
yürüyordum.Denize yaklaşmıştım.Vardığımdaysa bir bank bulup oturdu yorgunluğum.Bir
ses,buğulu bir ses şarkılar söylüyordu çok derinlerden.Hep alıp götürmüştür zaten buğulu
sesler beni.Artık geceydi.Mordu.Kaldırımdaki ışıkların yansıması vuruyordu denize.Ay
ortalıklarda görünmüyordu.Ya işi vardı gelmedi,yada ...Dönmem lazımdı.Bu saatte buralarda
bulunmam pek iyi olmazdı.Biri vardı sanki kayalıkların üstünde oturan.Bir karanlık
yanıltmacası olabilir diye düşündüm.Ben düşünürken o bu tarafa doğru ilerliyordu.Kimdi
ki?Tanıyor olamazdım..Sakin;ama kararlı bir şekilde yanıma geliyordu. Korkmuştum
sanki.Hemen yanı başıma oturdu.Suratını görmüyordum.Ama bedeninden oldukça köklü bir hüzün
yayılıyordu etrafa.Elerini oturunca da çıkarmadı cebinden.Ayaklarını uzattı,denize dikti
gözlerini.Aslında beni çok iyi tanıyorsun dedi.Şaşırmıştım.Bir an kalkıp gitmek geldi
içimden.Cesaret mi edemedim nedir,oraya mıhlanıp kaldım öylece.Cevap veremedim.O ise çok
sakindi.Kimdi?

Uzun zamandır adını koyamadığın şeyim ben,dedi.
Farkına varamadığım haklı bir şaşkınlık kaplamıştı her yanımı.Aklımı mı okuyordu,bu kadar
mı açıktı ruhumun coğrafyası...

İyi ama,kimsin sen,nerden çıktın?

Ben zaten vardım,ne zamandır bir savaş halindesin benle.
Az ve öz konuşan bir tipti.Bana mı benziyordu ne?!

Seni tanıyor muyum?

Tanımasan burada işim ne?

Ne istiyorsun benden.Neden geldin yanıma?Madem tanıyorum seni,bunu ben neden bilmiyorum?
O kadar sakin ve kendinden emin bir duruşu vardı ki,sinirlerime dokunmaya başlamıştı bu
hali.İçimdeki o vurdumduymazlık kapıyı vurup,çekip gitmişti sanki bir yerlere.Neydi bu?Yok
canım,önemsiz bir durum.Nolcak sanki.Şimdi çeker gider geldiği yere;işi ne bu saatlerde
buralarda-tek başına.-

Yine anlamsız telaş moduna geçtin,çok tuhafsın.
Derin bir nefes aldım ve onunla konuşmak için gerginliğime bir son verdim.
Haklıydı.
Pekala.Acaba nerden tanıyorum seni?

Beni senden tanıyorsun.Aynaya her bakışında bir metre arkanda duruyo-

rum senin.Beni hissediyor;ancak göremiyorsun.

Yani sen hep vardın,öyle mi?

...

Ama şimdi görebiliyorum seni?

Yeni bir deneyimi yaşıyor olduğunu düşün.Olaylar, başlangıç yerlerinde önce karşılarındaki
engelleri,daha sonra geçmişte bellekte yer eden yaşanmışlıkları gün ışığına sürerler.Daha
önceden yaşanmış olanlar,sonradan tüm çıplaklığıyla,en ince ayrıntısına kadar gösterir
kendini.Çünkü onu yaşıyor olduğun zamanda,net olanları dahi göremezsin.Sonraları kendini
fark ettirense senliğindir.

İyi ama ,bunların seni görüyor olmamla ne ilgisi var?

Ne ilgisi olduğunu senliğini ortaya çıkarınca anlayacaksın.
Öylece kalakaldım.Konuştuğu müddetçe hiç yüzüme bakmamıştı.Bir gün başka bir yerde
karşılaşsam,sanırım tanıyamazdım bile.Sezilesi bir giz dökümcülüğü vardı. Saat tahmin
edemeyeceğim kadar ilerlemişti.Donuktum.Bin bir türlü soru işaretleri ve düşünceler kol
geziyordu beynimde.Benliğim?...

...

Sonra eve geldim.Bulduğumu sandığım noktada ki gerçek kayıplarımın farkına varmıştım.Yol
boyu ne düşündüğümü,sanki hiç yaşamamışçasına hatırlamıyordum.Kendimde olmadığım
düşüncesindeydim;ama belki de hiç bu kadar kendimde olmamıştım.Şimdiyse sanki dün gecenin
ardından aylar geçmiş gibi,pencerenin kenarına oturmuş,aheste aheste dışarıyı
seyrediyorum.Az sonra kalkıp yazımı yazacağım.Ve şimdi anlıyorum onun kim olduğunu.Onu
benden tanıyışımı.şimdi anlıyorum,her daim bir savaş içinde olduğum ikinci benin,kendini
yalnızlığımda ortaya çıkardığını.Adını koyamadığımın ne olduğunu...Aslında tanıyıp ama
tanımadığım,yüzünü göstermeyen gerçekliklerin ;ancak kuşbakışlarında tüm yalınlığıyla
karşıma dikildiğini daha iyi anlayabiliyorum şimdi.
Benliğimin ortaya çıkması hiç de uzun sürmedi.Zaten saklıydı bir yerlerde de; çıkmak için
bir dürtü mü bekliyordu,bilmiyorum.Görebiliyorum.
Çıkmasaydı,onu tanıyor olduğumu anlamasaydım;hala senin sessizliğine bir sebep arıyor,neden
gelmediğini düşünüyor olacaktım.Şimdi benleyim.

Bensem,mutluysam;bende yaşayıp,sende kaybolacak değilim.



- my sweet darkness

- Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {3} - heceye nefes'kapısı


.../darkmoon




...




bir haftadır her gece sabaha karşı çisil çisil yağmur yağıyordu.. otlar diz boyu ve
gömgöktü.. suya doygun toprağın üstünde, inanılmaz bir hızla yer değiştiren siyahi
bulutların aksi vurmuş küçük birikintiler hareketli bir resim parçası yada sihirli kırık
bir ayna gibi şavkıyordu durma.. doğu, boğulmuş, renksiz saydam bir ateşti.. sulara düşen
mat beyazlık giderek büyüyordu..

kanadı kırık gümüşi bir duman genzi yakan.. ağarmış ve incelmiş saçlarıyla güçsüz.düşmüş
bir bulutun kanat çırpışıydı.sabah.yağmur sonrası, üç çocuk hızlı adımlarla hışırtıyla
yürüyorlardı.. paçaları ıslak, elleri soğuktu.. hafta sonuydu, cumartesi yahut pazar.. üç
çocuk salyangoz toplamaya gidiyordu, son yağmurlardan sonra iyice şişmiş, irelip büyümüş
salyangozları toplamaya gidiyorlardı..
bir kilo salyangoz yedi buçuk lira, yarım ekmek sucuklu tost yirmi liraydı..
bir kilo salyangoz yedi buçuk lira, sinemada öğrenci bileti yirmi beş liraydı..
zamanın çok yavaş seyrettiği bir çağdı.. dün kısa, bugün uzun ve yarın uzaktı..
salyangozlarda çok yavaştı, kabukları ağır, izleri yapışkan ve antenleri sağırdı..

orman kendine has sesleriyle karşıladı gelenleri.. basamak basamak daha yukarılara
tırmanan tarlacıklara destek olan taş duvarların arasından sular sızıyordu.. sular
birbirine kavuşuyor, küçük derecikler oluşturuyor, bazen taşları, ölü dalları, toprağı,
çam kozalaklarını kendine benzeten delirmeye meyilli bir akışla ormandan köye doğru
gürültüyle koşturuyordu..
çocukların neşeli bağırtıları yankılandı ormanda..
burada çok var.. geliiiinnnn..
koşun çabuk.. hadiiii..
hayır siz gelin..

zengin madenlerdi izleri belirginleştirip uzağa götüren tuzak.. her biri bir yana
dağıldı.. yapış yapış olmuş ellerinde taşıdıkları büyük naylon poşetler giderek
ağırlaşıyordu.. salyangozlar kaderlerine razı, sakindi..

sonra birden ormanda seslerin gizemli ahengini bozan bir şey oldu.. gürültü değildi.. daha
çok tuhaf bir sessizlik hali gibi bir şey.. bir tür yokluk.. ki sessizlik denilen şey çoğu
kez aslında bildik, alışılmış, olağan seslerin durağan temposundan ibarettir.. ama o anda
olan bu değildi.. çocuk kafasını kaldırdı ve gördü.. orada öylece durmuş dikiliyordu..
gözlerini belirsiz bir noktaya dikmiş duruyordu hiçbir şey yapmadan, kıpırtısız.. gözleri
gökyüzüne benziyordu.. biraz beyaz çokça gri.. çocuk düzgün kırçıl sakalıyla eşeğin
üstünde dimdik duran bu ak sarıklı ihtiyardan çok korktu.. bağırmak istedi ama sesi
çıkmadı.. sessizliği bozabilmeyi çok istemişti o an.. oysa ses telleri titreşse bile bu
mümkün olmayabilirdi.. bilmiyordu.. deli gibi koşmaya başladı.. kendi nefesinden, çarpan
kalbinden ve taşların üstünden yuvarlanan suyun sesinden başka hiçbir şey duymuyordu..
ormanın yaşlı saygıdeğer ağaçları üstüne düşer gibi kapatıyorlardı yolunu.. taş duvarlar
yükseliyor, sular giderek kabarıyordu..
aniden her şey bitti.. ağaçlıksız bir boşluğa düştü.. sarı otlarla kaplı düzlük, yeşilin
orta yerinde tuhaf bir kontrast oluşturuyordu.. akış normale döndü..

çocuk bir kapının önünde duruyordu şimdi..
dümdüz, yekpare ahşap bir kapı.. kolsuz kilitsiz dilsiz bir kapı..
kerpiçten tek göz bir bağ evine benziyordu burası.. küçük penceresinin önünde yarılanmış
mumlar sıralıydı.. sonra duvar boyunca.. erimiş aşağı süzülürken ansızın donup kalmış iri
damlaları, oynaşan gölgeleri vehmeden bir kolye gibi asılı kalmış boyunlarında.. ve
üstünde nice dileğin ağırlığıyla beli bükülmüş mumlar..

kafasını küçük pencerenin camına dayayıp içeri baktı.. saçlarından bulaşan yağlı ter izi
yapıştı kaldı cama.. içerisi karanlıktı.. döndü.. yine o bilmece gibi duran kapının önüne
geldi, durdu.. elleriyle yokladı.. bir işaret yada gözden kaçmış bir şeyler arandı.. sonra
bir an gözlerini yukarı kaldırdı ve küçük düzgün kesilmiş üçgen şeklinde ki o yuvayı
gördü.. parmağını uzattı ve.. küçük işaret parmağı yuvanın içinde kaybolduğunda.. kapı
boşluğa açılan bir kuyu kapağı gibi içeri savruldu.. günün ilk ışıklarının hücumuyla
şaşkın, havada yüzer gibi duran yan yana dizilmiş tam dokuz sanduka duruyordu karşısında..
üstlerinde işlemeli yeşil örtüler vardı.. ve her birinin baş kısmını işaretleyen beyaz
sarıklar.. biri hariç.. onun sarığı yoktu..


o öğleden sonra, sinema kapısında dikilmiş, uzatılan biletleri yırtmadan -muhtemelen
tekrar satmak için- dikkatlice önündeki kutuya atan Topal’ın eline soluk mavi renkli, bir
tarafı tırtıklı kağıt parçasını tutuşturup içeri girerken, gişedeki adam az önce verdiği
onluklardan birini havaya doğru tutmuş üstündeki yapışkan şeyin ne olduğunu anlamaya
çalışıyordu..

sonra.. sonra gong çaldı.. ışıklar söndü.. film başladı.. cujo..
cujo.. aslında iyi bir köpekti..




divine error




....

geçen hafta bir adam öldü kollarımda.. tanımıyordum.. pek yaşlı sayılmazdı ama kemikleri
sayılıyordu.. elmacık üstünden bir çift gözdü.. solgun derisinin altında ölgün bir
ışık yanıyordu..
çok sevilen yada çoktandır beklenen biri gelecekmiş gibi
hazırlanmış yatıyordu beyaz örtüleri altında..
sarıya çalan saçları vardı, yükseltilmiş bir yastığa baş koymuştu..
hayır tanımıyordum..
neden onun ziyaretine gittiğimi bilmiyordum..
işin tuhafı bunu garipser gibi bir halimde yoktu..
oysa oldum
olası uzak durmuşumdur hasta ziyaretlerinden.. hele birde veda havası taşıyorsa nasıl
davranacağını bilmez oluyor insan.. sanırım ben yüzümde donmuş bir gülümsemeye engel
olamıyorum.. bir şeyler söylemem gerekir gibi rahatsız edici bir “hadi” dolanıyor içimde..
sıkıntı büyüyor.. dahası o insana ait tüm görüntüleri bastıracak kadar ağır bir an..
taşıyabileceğimden emin olamıyorum.. yada onu bu şekilde hatırlamak istemiyorum.. oysa o
anda.. bilmiyorum.. kendi sakinliğime inanmaz bir rahatlık içindeydim.. yatağın az
ilerisinde durmuş beni fark etmesini bekliyordum.. oda küçük pencerelerinden sızan ışık
huzmelerinin kestiği loşluğu içinde kubbeli taş türbeleri hatırlatıyordu.. büyücek bir
karyola vardı ve tahmin etmesi zor bir zamandan beri orada yattığı belliydi.. karşıya
doğru bakıyordu.. birden döndü ve göz göze geldik.. ona doğru birkaç adım attım.. kapıdan
nasıl girdiğimi hatırlamıyorum ama sessizliği bozmamak için epey yavaş hareket etmiştim..
sanki beni birden orda görünce korktu.. korktum.. böyle bir durumda kalmak, çok kötü bir
şeye sebeb olduğunu hissetmek.. ölüm meleği değilim ben diye düşündüm bir an..
söylemek istedim.. dudaklarım aralandı yalnızca, sesim çıkmadı.. hayır.. biliyordu..
sakinliğim yerini adım atmanın imkansız olduğu bir paniğe bıraktı..
sıkıca sarıldı bana..
nefesim kesildi..
nefesi kesildi..
yardım mı istiyordu bilmiyorum.. çığlıklarımız birbirine karıştı.. kapıya bakıyorduk..
kimsecikler yoktu.. birileri koşsun yetişsin istiyordum.. birileri gelsin istiyordu..
çağırmamı istiyordu belki.. dilediği yardım bu muydu.. ses çıkıp çıkmadığından pek emin
değilim.. ama uğraştım.. korkum yatıştı ve yerini öfkeye bıraktı.. hüzünlü bir parlayış
gibi göze vurmuş bir öfke.. hiç kimse duymadı sesimizi.. sustuk.. anlattı.. ölümü dedi,
önce başka gözlerde görür insan.. önce onlar söyler.. onlara gözlerin söyler.. küçük
umutlar, belkiler, acabalar, Allahtan umut kesilmezler can yakar üstüne dikilen her
bakışta.. acımayla karışık bir korkudur gelip geçen.. farklı yönlere giden iki trenin
ışıklı vagonları gibi uzaklaşırsın, bir yıldız gibi kayıp giderken sana bakıp dilek tutan
insanların gözlerinden.. kaçarsın.. dayanamazsın.. fısıltıları hiç dinmez.. dinmez..
dinmiyor.. öleceksin.. dualarını duyarsın.. tanrım sen bizi koru.. son anda bile.. son
anda bile..

gelmediler.. kimsecikler gelmedi.. ellerime kenetli parmaklar yavaşça gevşedi.. avuçlarıma
bir armağan gibi çırılçıplak korkularımı bıraktı.. kaç diye fısıldadı.. ve peşinden geleni
pişman et..
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
dehşet bir korkuyu serbest bıraktı ve gitti..

………………………………………………………………………………………………….

..anastası tanır mıydınız.. anastasya değil anastas.. yaa.. tanımazsınız tabi.. hem mum
sattığı filanda yok artık.. ne haliniz varsa görün şimdi.. görebilirseniz tabi.. işinize
gelirse..

..

anastas.. işte böyle başlardı hikayesine.. bir varmış bir yokmuş olurdu.. işin burasında
herkes gülerdi.. adettendi.. bir iki kişi laf atardı.. sonra ışıklar sönerdi.. göz gözü
görmezdi.. anastasın evvel zaman içinden kalbur saman üstü hikayesi böyle başlardı..

orman perileri ağaçların soyundan gelen bir kadından söz ediyordu o zamanlar.. ağaçlar hep
bir ağızdan itiraz ediyorlardı.. bunu öyle yapıyorlardı ki kimse içinde büyüyen şüpheye
engel olamıyordu.. yaşlılar birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldıyor ve o anlamlı
suskunluğa bürünmeden hemen önce kendilerine çevrilen gözlere yakalanmayı bilhassa
istiyorlardı.. olan biten her şey bir oyundan ibaretti sanki.. herkes o kadından söz
ediyordu.. görenler varmış diyorlardı.. görenler varmış.. mış..

bir şeyler hatırlamaya çalışır gibi beklerdi sonra.. yüzü hafifçe gölgelenir ve sanki
aniden güzellik çağrıştıran bir şeyler görmüş gibi bir ifadeyle yeniden başlardı
anlatmaya, kaldığı yerden.. kaldığı yeri kimse bilmezdi.. yavaş ve hırıltılı bir sesle
duyulmadık şeyler anlatırdı anastas.. ama hikayeyi ondan dinlemeliydiniz.. bu önemliydi..
ertesi gün sokağı dolaşan öykü kesinlikle aynı şey olmazdı.. bütün o iyi anlatıcılar gibi
aynı kelimelerle dinleyen herkese farklı şeyler anlatmayı biliyordu.. aklımda kalanlar
bölük pörçük şeyler hep.. onun saçlarını hatırlatıyorlar bana.. birbirlerini tutmuyorlar..

..

hikayesini bitirdiğinde yere çivili gözlerini kaldırır.. kalabalığa doğru döner ve sonra

içlerinden birisine bir şey söylerdi.. giderayak söylenmiş.. anlamsız birkaç kelime.. iç

burkan bir sesleniş.. öylesine bir şey.. alaycı bir serzeniş yada düpedüz sunturlu bir

küfür.. anastas.. sahneyi kahkahalar arasında terk ederdi..

..

bir gün eve dönüyorduk.. babam annem ve ben.. geç bir saatti.. ilerde biriken kalabalığa
bir şeyler anlatan anastası gördüm.. duvarlaşmış, kendi içine kapanmış, halkalaşmış
insanların arasında bir an görünüp kaybolan anastası.. annemin elini bırakıp koşmaya
başladım.. ben yaklaştığımda kalabalık aralandı ve göz göze geldik..
bir yerlerinden vyetişmeye çalıştığım hikaye bitmişti.. yavaşça doğruldu.. bana doğru bir iki adım attı..
görünüşe bakılırsa son söz benim olacaktı.. biraz eğildi ve çok kısık bir sesle: ne yandan
bakarsan bak.......

sonra aniden sertçe çekildiğimi hatırlıyorum.. annem yetişmiş, elimden tutmuş, bir yandan
beni sürüklüyor bir yandan da söyleniyordu.. korkmuştu sanırım.. yada koruma içgüdüsü
devreye girmişti.. anastasın dudakları kıpırdıyordu.. bir şeyler daha söyledi yada bana
öyle geldi.. duymadım.. şen kahkahalardan başka..

..

ertesi gün onu bulmayı ümit ediyordum.. ona bir şeyler söylemek belki özür dilemek yada
uzaktan selam verir gibi sadece bir gülümsemek.. akşam ki olaydan dolayı biraz üzgün,
biraz utanmış ama galiba daha çok öfkeliydim..

sonraki gün yada daha sonraki gün.. bir daha hiç kimse onu görmedi.. ölmüş diyenler, başka
şehre gitmiş diyenler.. bir kızı varmış gelip almış diyenler.. diyenler.. diyenler.. kimse
bilmedi.. bir zaman daha sürdü bu söylentiler.. başka başka yerlerden görenler varmış
kaynaklı haberleri geldi mahalleye.. sonra arkası kesildi.. ve tekerlemelere karıştı
anastas..

yarım kalmış, zamanın bilinmez bir anında dağılmış, kendini tekrar eden bir hikayeydi o..
sus gibi.. sis gibi.. ne yandan bakarsan bak..

merhaba, adım anastasmumsatsana.. bana kısaca anastas deyin lütfen.. ama siz.. anastası
tanır mıydınız.. yo hayır anastasya değil.. anastas.. yaaa… tanımazsınız tabi.. hem mum
sattığı filanda yok artık.. ne haliniz varsa görün şimdi.. görebilirseniz tabi.. işinize
gelirse..


daniel yuen

- Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


GÜN-DÖNÜM- bouquet de nerfs



GÜN-DÖNÜM-

bouquet de nerfs



yine süslendi hayretlikler heyhat!

bir tutam meczup iplikle kozasından henüz sıyrılmış...

ilmekler inadına boynuna

bir ilmek , belirsizliğiyle mağrur yükselen
yeni zamanların arsız kulesinde.

bir ilmek , korkusuyla yoldaş dumanlarla

kendi göğünden süzülen

faili ve fiili meçhul viranende

salın!

ve çöz ilmeklerini Gün!

lütuf et ki döneduran bir kule

veya alelade bir virane de

resmedilsin, kül maskelerde yön bulan

suretinde!

açıl ki gün ışığı oynaşsın

tuttuğu kapıları bırakmayan yorgun ellerinde

ve nefeslen

zamanın ensesinde düşüp durduğun

eriyen o dargın belleğin deliklerinde



Tembel ve vasıfsız tüm cümlelerin dibini oyduğu dalgın bedenlerin sahnesi burada :

ayaklarının altındaydı..Tarif etmek gerekirse , kargınmışların haritasında tam ortada

çarpı işaretli bir mahzende , naif korsanların uğruna dillerini kestikleri definin

üzerinde..

Yalnız uyanmıştı ve vücudundan düzenli olarak boşanan terlerin ıslattığı bu toprakta -

saatin kaç olduğunu merak etmeksizin ilk defa - sarı bir göğün , suskun ve yabancı bir

gecenin altında . Toprağı yokladı ilkin elleri ,avuç içinden bir sıcaklık damarlarına

doğru nüfuz etmekteyken . İki kesik avuç içi ,üzerinde uyandığı bu toprağa her dokunuşunda,

sıcaklık yön değiştirerek yayılıyordu bedeninde.. saat yönünde ve tersinde...dokunmaktan

haz alırcasına devam ettirdi şaşkınlığından muzdarip kararlılığını bir müddet.tırnaklarına

baktı sonra , kargışlanmış ruhunun suretini okuduğu kan toplanmış tırnaklarından.."-

temizlensem " dedi çaresizce , -bu sarı göğün karnından erden bir yağmur bulutu saplansa

göğsüme , sonra bir nefes çeksem ıslak , ciğerlerime , sararmış tırnaklarımı onlar

sökmeden ben versem , uyanır mıydım bu rüyanın gölgesinde....

Kelimelerin kambur sırtından yükselen dalgalar hiddetlenip dağları ve kentleri yıktığında,

o tarifsiz sarsıntılarla beraber bir ışık hüzmesi taaruza geçer kuzey göğüne doğru..ve

her kayıp beden bir sonrakini de yanında götürüp yükselir bu göğe uyanmak üzere...

Hangi dalganın esiri bu mahzende kalmıştır bilinmez , uyanmak arzusu çoktan sarmıştı

bedenini şüphesiz ve daha kötü bir uyanışı tahayyül edemeden - belki de bundan kendini

alıkoyarak - başka bir dünyada. Gözleri sımsıkı kapalı , elleri yumruk halinde sıkmış

yükselmeyi bekliyordu , bir el çeksin diye ayaklarından yukarı hışımla .



Ne kadar geçtiğini asla bilemeyecekti hikayedeki düşkün. Belki bin yıl ..belki bir gün

..belki bir andı öylece durup yukarı çekilmeyi beklediği bu mahzende sürgün...




rainy day woman - prettyfly

- Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {2} - heceye nefes'kapısı


mordan siyah,siyahtan mor/alcodra A!



mordan siyah,siyahtan mor

alcodra A!


n: konuşulmadı!

ve yine sana ulaşmak için son çarenin yağmur ve kanatlar
olduğu takıldı
aklıma.

( Sanki çocukluğumda bütün bir yaz mevsimini
sözcüklerle geçirmişim de
o yaz kelime, cümle ,hece den
yaratılmış senden hoşlanmışım)

..ve gözlerin sadece, aklımda..

(hatırlıyorum rengi ateşindi gözlerinin!
tedirgindi, şaşkın sanki
ama gittikçe ürküten,
rengi ateşindi gözlerin)

sen bir ağlama hissi idin
ağladığımda yüzümde biriken mürekkep
gölgesiz gövdemde uçurum
mordan siyah,
siyahtan mor’ dediysem
mor sendin
geçilmez olanımdın,
değildin…

imkansızlardık bizler
siyahtan mor
mordan siyah’ dediysem
siyah sendin…

sen bir ağlama hissi
sen kendini arayan her renk idin…

Sana gelmeliydim
birlikte ağlamalıydık
birbirimizin yüzüne baka baka ağlamalıydık

(iki silah düşünüyorum kendim için)
yol boyunca elimi tuttun
konuşulmadı hiç
bulutlar korkunçtu o gün
ben çok üzgündüm
(ama onlar da duyamayacaklar birbirlerini)

olmayacak
olmayacak
olmayacak

ağlarken güzel buluyorum yüzünü
ağlarken güzel buluyorum yüzünü
ağlarken güzel buluyorum yüzünü........

....

A!:perde

Kendi siyah kanını döktü oyun,
Zarif bir el,bir hançer taşır gibi,
B0şluğa üç daire çizerken iç iç e
Boydan boya yırtıldı bildirilemezlik perdesi,
kendi siyah kanını döktü oyun….

Zarif bir el,bir hançer taşır gibi,
A!yüreği için bir hançer ve kendi yüreği
İçin gönül için oyun için kendi
siyah kanını döktü yüreğinin
zarif bir el,bir hançer taşır gibi…..

B0şluğa üç daire çizerken iç iç e
dans ediyordu bilekleri,zarif bir el …
boydan boya yırtılır.. bildirilemezlik perdesi,
siyah gözlerin içi gülüyordu,ürkütüyordu gözleri
b0şluğa üç daire çizerken iç iç e…

Boydan boya yırtıldı bildirilemezlik perdesi,
O usulca süzülendi,huyu çölü boyamak olan
ağır günlerin tartısıydı ve kıran ve ekleyen
uçurum dan süzülen tüy’e gece gibi karanlığını
ekledi ve boydan boya yırtıldı bildirilemezlik perdesi....


b:konuşuyorduk ,konuşalım

Kelime,cümle,hece,
kalbimi yorar,kan dökülür
başka bir şey değil

sesi müziktir,gözleri görür oysa,
dinlemeyi bilmek gerek
öldürmez kelime,cümle,hece.

dinlemeyi bilmek gerek

sesi öldürebilir,gözleri kesin....

öyleyse sabah olmadan henüz,
duymalı..melekler nehre inerler.....sessiz,

şehrin içinde bir orman
bir ormanın içinde şehir
iri gözlü şaşkın kuşlar çığlık çığlığa
taş basamaklarda duymalı.....sessiz,

kelime kelime-cümle cümle-hece hece:

mürekkep!

bizlerde esiriz işte!
mürekkep
gözyaşı demek

ağladığında yüzünde biriken mürekkep.
yağmurlu bir diyar değil burası

konuşuyorduk konuşalım'
demek için....
ne gerek?
her esir için teselli susmak,
konuşmak gerek.



c-ağla!

Kendi içinde bölümler,
odalar ve evleri,
girişleri
apartmanların


Sessiz aynalarında,
ağlarken yüzün,
rüzgarlı yüzün,
gözlerin sadece aklımda,
beni görmeye,
bana mecbur,
dönmeye kollarıma,
mecbur bir sen!

ağla apartman girişlerinde
sessiz aynalarda

tüy’e ışıltını ekle ve ağla,
görmedikçe ve sağırlaşmadıkça,
sesler duydukça
ev’in içinde gece,
gel bana!

Eklen!

Tüy’e ışıltını ekle.Ağla!


Bir:
ışık/son/ k./ruj/iz/ka yıp/ o da/ışık/sızmak
Ev/pencere/bahçe/ düşürülen/bırakılan/
kanat/mor/siyah/
kelime/
/uzak ülke/toprak/kraliyet/aile/tiksinti/
/perde/ışık/

Hece mi?/arı ece/…..

arılar/bahçe/ev/ruj/iz/
oda dalgalı /
penceresi dalgalı oda/boş/

aile/çiçekçi dükkanı/yağmurlu kaldırım/kimsesiz sokak
/eski şemsiye/ruj/iz/

iki:ç:yasak
o da/ışık/sızmak/
buluşulan uçurum kıyısı/söz/dil

Mut fa

Ece arı hece mi?/gece, sürer /biter /
gün ışığı sızar/odaya
/o da/
ne şe/istemek/yıkıcı/ hiç/kum/

k./
ruj/iz/ka yıp/

ev/pencere/bahçe/
o- da/ aile
/çiçekçi dükkanı/
yağmurlu kaldırım/
kimsesiz sokak
/eski şemsiye/
ruj/iz/
Hece mi?/arı ece/…..
arılar/bahçe/ev/
yağmurlu kaldırımlara/ kimsesiz sokak/cadde/lere
oda dalgalı boş/
cümle: kraliçe/ aile/çiçekçi dükkanı/
eski şemsiye/ruj/iz/son….



Üç
ruj/iz/kayıp/
ne zaman devrilecek bu dil/yapı/yıkım
Ev/pencere/bahçe/ darbeli/hasar/ şimdi/

Hece mi?/arı ece/…..

dil//kesinlik/ rengi:ateşin
/ateşin!
gözyaşı demek/

Neşe/istemek
/yıkıcı/acı/hiç/kum/mürekkep/
dilin kesinliği:ev/o- da/

Neşe istiyoruz yıkıcı
/bilekler suya
ve kan/sonsuz renk/ateşin!
/bırak kendini, in, yü rü/
hep in mek/ yürü mek/

Hece mi?/arı ece/…..

Dört:o da:d

gece:zindan siyahı
/aşk/
/ mürekkep/ürküten
/renk/ateşin!/

başkası/kelime/dil/temas/dirsek/kol
dans eden bilekler/balkon/şarap
/ev/o da/pencere/dalgalı deniz
/dalga, duvara vuran
/su/karanlık/
hayvan/labirent/
uzak ülke/toprak/kraliyet/
aile/tiksinti/

kelime uzak ülke prensesi
sözcük her uzak ülkeye uzak diğer ülke

gönül, oyun/
değil/

perde/ışık

/kelime: /kraliçe/
kalbi kötü/
/silmek/sökmek/atmak/
bırakılan/düşen/başlayan süzülmeye/hafif/
bir tüy/
uçurum kıyısı buluşulan

E:elveda

Kimsesiz sokaklar,ıssız,içim için çöl vakti,
Benim için kül,
İçimde,boşluk için asılı ‘elveda’ anları,
Benim için kül,kimsesiz sokaklar için çöl vakti…..

Ürkek baktın,ebedi an’ın sayfalarına,
Boğuldu su’da iki yılan,birbirini boğdu,
İkiz ölü doğdu
Diğeri,yavan bir şaka sonucu su’da boğuldu……

Kimsesiz sokaklar,ıssız,içim için çöl vakti,
Benim için kül,
İçimde,boşluk için asılı ‘elveda’ anları,
Benim için kül,kimsesiz sokaklar için çöl vakti…..




f:sır deliği


mordan siyah 'dediysem.........

gizlediğim_

siyahtan mor 'dediysem

sen_

kendini arayan

her renksin_

her rengin uğradığı ,
akarken,

tek renksin_



kalemi kırarım,
sen'den,

cinayetin seçkin gözlerinden,
bahsetmeye başladığı an,

o an ki hışmı dır fıtratın

o an ki ,bir elveda an'ı,başka,
boşlukta sallana dursun,

kırık kalemin bir ucunda..... karanlık
rengi :ateşin taşsın....

takısız gidiyoruz işte,
nehirlere dökülmemize şans tanınsın!



siyah tükürürüm kağıda,
benim burnum siyah kanar,

derinliğini 'iç'im' belirler uçurum 'un
derinliğini süzülen tüy belirler

korkarım...
her gün,her ayaz ,
sen sen
diye inler!




g:ALCODRA A!

YAŞ 13BİTTİ 12'YE GİRDİM...
TÜM SESLER DUYULSUN İSTERİM....
TREN İSTERİM,
İSTERSEN AL,İSTEMEZSEN.... BIRAK BENİ
HEP BİR PARK'TA ÖLMEK İSTERİM
neredesin?
gül'den gül çalmak’ gibi Mİ………………



ğ:gül de n g ü l ç almak:kaybolmak

şehrin içinde bir orman
bir ormanın içinde şehir
iri gözlü şaşkın kuşlar
çığlık çığlığa

Şarap şişesinde gözlerim,
kadehimde kanımdır,
boğuldu tekrar!

Morda siyah kayboldu!

Kaçış’ta kaçış!
kayboluş da kayboluş!

Gece vakti, şehrin içinde bir orman,
Gece bir orman içinde şehir/vakit!

Siyahta mor kayboldu!

bir şehir kayboldu/gece/vakit!
İri gözlü şaşkın kuşlar
çığlık çığlığa!



ğ:altın çağ başlangıcını arayan….

Gel zehir olup… akalım….. dedi! dedim…
devrilen,devrilirken şahaneli yeni siyah dil!...dedim

anlatıcıya tuhaf gelen hikaye anlatıcısı benim,
benim, kaptan: kaybolan,
altın çağ başlangıcını/başladığı şafağı arayan
beyaz pardösülü adam,
alcodra A! Dır adım benim,
değil,ben o yum,değil,ta kendisi!

mürekkep birikmiş durmuşsa sende,
bırakma vaktin şimdi,
dikenleri bileklerine battıysa gül’ün
bulut geçerken andıysan adımı,
rüyanı, ışığa anlatma vaktin..

Anlamsız olanım ben,bunu bilme vaktindi,,
Bin yıl sürdü gece,
Anlama vaktindi.

Sadece,
‘kaybolduk’ dedin_ bir ormanda_ gece vakti_

‘yarasalara dudaklarımızı uzatmalıyız ‘ demeliydim

‘gülden gül çalmak:kaybolmak’………….dedim
devrilen,devrilirken şahaneli yeni siyah dil!...dedim




h:yürektir!

_yüzü rüzgarlıdır her çocuğun_
_dudakları öpülmemiştir henüz, bir çan altında_

(A!yürektir,
iç’te yaşayan,
12Yaşında her çocuk
yüreği olmak isteyen,
tren isteyen…


_kır toplantısında çocuk sesleri duyulmuştur_
_küçük kuzuları kaybolmuştur_
_küçük avuçlarını uzatmışlardır çocuklar göğe_
_kaybolmak üzereyken bulmuştur iki çocuk melek onları_
_ağlamaktadırlar,kırda,kirlidir suratları_

A!bir çocuk melektir.onlardan biri.
her cin fısıldaşır ormanda,
ve şehir kütüphanelerinde ,
bu ismi,
tüm çocuklar,kendi aralarında,
bilir.
A!yürektir!)




I: Sensin

sen geçerken,
oradan,öylesine_

meleksi halleri’ diyorum ben
bin bir parça haline getirip,
her parçasına sahip olmak istediğim
iç'e burkmuş seni ve beni
o 'anın meleksi halleri_

huyları diyorum ‘tuhaf huyları ölüm’ün’
mor’ kaybolurken tüm caddede,
sen geçerken,
oradan,öylesine_

iki küçük bulut yürür her adımında,
ve gök gürültüsü….beni gördüğünde.



avcısıyım,
etimde duyarım ben,
kanımdır çekilir,
boğulur tekrar
şarap kadehimde.

mor ve siyah

kayboluş kayboluştan
ve kaçıştan kaçış.

iki çocuk yürek,
iki hançer,
iki melek
çocuk.


rüyalardan seslenen
seslenilen
madem sadece sestir bazen
işiten,
sensin_

ve geçerken,
oradan,öylesine_
mor’ kaybolur tüm caddede,
gün’e uçurumdan süzülen tüy’ün
ışıltısı sızar,
iki küçük bulut yürür her adımında,
iki adım önünde senin_





İ:ev nedir

gece idi.bir otoban kıyısında,lokantada içiyorduk,az sonra oyun’ a geçilecekti.

gönül:kanayan moruyla oyundu.mürekkep:gözyaşı.gönül:masalda yaşayandı. Masal da yaşayan
gözyaşı.

siyah mora susarken sordum:
neden tüm hikayelerin tek bir hikayeye bağlanması korkunçtu!!!!!.....

'soru değil bol ünlem!!! bu dedi...65inde ihtiyar bir adamdı,bulduk onu,yolda karşılaştık,
açık mavi bir dodge kullanıyordu.biz bir çalıntıyla gelmiştik, ben ve
arkadaşım, sarhoştuk ve içmeye devam ediyorduk,

sonra
seninle karşılaştık, sabaha doğruydu artık/

evet:adam ölüydü, neşeli olan bendim.neşeli olan ölü,ölü olan neşeliydi,ikizim taşırdı
beni beraberinde,o avcı idi.etiyle duyardı. ve seni görür görmez sordum:

hece, arı ece mi?

kırda 3 çocuk vardır o gün...
dedin,
_hepimiz sarhoştuk,olmasak bile muhtemelen sen anlatırken başka bir şey düşünüyor
olacaktık_
ilk yaz dır....iki çocuk,küçük kuzu kaybolduğu için üzülür dedin
bir diğeri umursamaz...gitmez onlarla...kaybolmaz..
dedin
orada değildir zaten ve zaten kayıptır dedin mevsime dair değildir,masal’a
dairdir,kahraman değildir,görünür değildir, yoktur kilitli kalakalmışlığı, dedin ve
ekledin:

bahsedilenlerden bahsedilsin,
o tekrar dinlesin ister ve düşünür :
kelime uzak ülke prensesi mi

Dedim ki, esirlerden biri o olurdu,kelime cümle hece:esaret demek olurdu
buyüzyılda,şehirde, belki ölü bulunurdu,gece vakti bir otomobilin içinde.

ben bulundum
dedi
ihtiyar,65inde, beyaz saçlı ve sakallıydı,toprak kokuyordu, gelmekte olduğum şehirde. .
diye de ekledi,
umursamadık,

ve sende yanımıza geldiğinde,masaya oturduğunda ben sana sormadan daha,

‘ kalbim kalbiyle yaşar o’nun’
dedin,
umursamadık.
bizimle gelmedi, ihtiyar adam,yola,gitmeye devam edecekti, o ‘gitmek’ olmalıydı.
yolda olmalıydı,
ben ve arkadaşım seninle
evine geldik,sen kullandın,
sahil kasabasında denize yakın bir evde oturuyordun,
hiç konuşmadın, sabah uyumuş olmalıyız,
sen gitmiştin,
yoktun,arabayı ve tüm paramızı almıştın,
karşılığında evi alıyorduk sanırım.



J:nehir beni çağırır

‘kelime-cümle-hece esarettir,kaçıştan kaçış olmaz,görmedim’ dedi

sordum ‘ormanda kaybolan çocuğu gördün mü!!!!!!!!’

‘göl sularında….bir renk…kıvrılır…
sanki…gece…
dalar ormanın içine…peri evreni içine çeker….
renk bulaşır…sızar sanki’…dedi

‘mor’ dedim ‘o renk’ ekledim,
‘bazen burnum tuhaf kanar’ dedim

‘siyah’ dedi!



‘NEHİR ÇAĞIRIR BEN GİDERİM’
bunu ben söyledim,ses yankı yankıdır,dil devril devril,
yenidir siyahtır usulca süzülen,ağır günlerdir elbette her daim,
nehirdeyim,ben yüzüyorum,
‘NEHİR ÇAĞIRIR BEN GİDERİM’

unutursun,unutulur!kaçıştan kaçışsındır,kayboluştan kayboluş,
bir sahil kasabasında….bir köy evinde……denizin üzerinde yüzen bir evde
zannedersin ki geceli 3 yazıyla üç gün sürer unutman,
ormanda 1000 yıl sürer üstelik gecedir….her daim….
‘NEHİR ÇAĞIRIR BEN GİDERİM’



- Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {0} - heceye nefes'kapısı


Bir Ölü Tırtıl/a. fuat seğmen



çukur

Bir Ölü Tırtıl
a. fuat seğmen
kısa bir ömre dair, kısa bir öykü.....

Bir ölü tırtıl. Bir kibrit kutusunda unutulmuş, kelebek olmayı beklerken. Ondan bu beklenirken. Kurumuş. Dönüşümün bir an önce olmasını isteyen; bilinciyle tırtılı buna zorlarken; tırtılın yumuşak gövdesi acı ile dolmuş. Bütün isteğini tırtılın gövdesine akıttığı için çocuk, unutuvermiş tırtılı kibrit kutusunda. Konteynırda havasızlıktan ölen Çinli göçmenler gibi acıyla kıvranmış bir süre. Varoluş acısını bastırmış, bedenin hayatta kalma arzusu. Kurşun tabuttan farksızken bedeni için, kibrit kutusu. Ve arzu, görünmez çizgiyi geçince, kıvrandıran acıya dönüşmüş. Kibrit kutusunun tatlı salınımlar yaptığını gören bir sinek, içinde hissettiği özgürlüğün ağırlığıyla kutunun üstüne konmak zorunda kalmış. Tırtıl son nefesini vermeden, nasıl bir kelebek olmak istediğini anlatmayı başarmış sineğe. Özgürlüğe kanat çırpan koyu kırmızı kanatlardan bahsetmiş. Sonsuz evrende kendini sıkışmış hisseden insanın, görünmez kanatlarıyla durmadan çırpınıp koyu kırmızı kana boyanması gibi tıpkı. Tıpkı onu kibrit kutusunda unutan çocuğun büyüdükçe, yarasının da büyümesi gibi. Akan koyu kırmızı kana bakan, tırtılı hatırlayan sineğin göğe acısız kanat çırpmasıyla her şeyin unutulması...

- Perşembe, Eylül 28, 2006 - nefes {2} - heceye nefes'kapısı







fotograf:nilgün kara