| z/uyku |
|
<---->
sağırlık kabaresi
Dark Cabaret şarkılarını sever misin...öldüren ve ölen bedenlerinden yükselen yakıcı buğu taarruzu arasında eğlenmeye çalışan insanların hastalanmış müzik zevkidir...ağrı eşiğini aştığında yaranın dikine gitmek gerekir.. Bir anda üzerine kargacık burgacık yazgılardan ağır asitli bir hava yağmış sirklerin, eriyip küle dönmeden önceki son gülümsemesidir... Ya da çocukluğunda saklanılacak sıcak anılar bulamayan insanların atlı karıncaların şakaklarından sızan tuzlu siyah sıvısıdır... Düşlerindeki kırıkları ağır makyajlarla saklamaya çalışan palyaçoların çürüyen - körleşen -körlüğünde bütün denizleri ,evleri ,sokakları içine çekecek girdaplar yaratan gözleridir. Dark Cabaret şarkıları .... kendi yaraların arasında kıpırtısız kaldığında eşlik edebileceğin tek müziktir. Damakları hüznün buharıyla yakılmış ,bu yüzden harflerin biçimini alamayan bir ağızla çıkarabildiğin bütün mırıltılar: tekinsiz bir neşenin , öldürücü bir ön delilikle flörtüdür çünkü. İsmini şimdi hatırlamadığım bu adam , kulaklarını çocukluğundan beri sevmezdi. İsmini hatırlamayaşım elbet benim inceliksizliğim değil, onun ismini duyduğunda gösterdiği tedirginliğe duyduğum saygıdan.. Hayır , ne alakası var..kulakları asla çirkin değildi.. Porselen bir oyuncak bebeğe aitmişcesine mükemmel kıvrımlarıyla dünya üzerindeki bütün sesleri ele geçirebilecek bir kıvraklıktaydı ...Sorun da buydu...sessiz seslerin hepsini duyuyordu.. İnsanların konuşmalarının arkasındaki gürültüyü..o tek kafadan bile bin bir tonla çıkan alçak sesli fısıldaşmaların hepsini,hepsini ,hepsini duyuyordu. Seslerin saklı titreşimlerini duymak demek; bütün dünyanın yalanlarını bilmek demek... bütün yalanlardan artakalanın ancak hayat olabileciğini anlamak .... anlaşılacak hayatların hiç birinin var olmadığını sezmek... sezdiklerinden sonra artık yaşayamamak demek.... Hem bu kadar değil. ağızlardan çıkan yüksek sesleri de duyuyordu o. Söylenmiş bir sözün, o söze uygun diye geçirilmiş tonlama çerçevesinden taşıp ...büyük dalgalar halinde bir adamı karanlık bir anlam denizinde boğması.... Hmm..mesela bir kibrit çöpü düşürdüğünüzü farzedin. Siz onun yerle temasını duyamazken hemen dibindeki bir ..böcekler arasında en çok onları sevdiğim için...hamam böceği ...sırtlarının opal taşına benzemesini görmemize engel değildir sevimsiz ünleri sanırım...işte bu böcek için yıkıcı bir ses fırtınasıdır..Ses ve sese duyarlılığı yüzünden ,yankılar arasında esas söylenenin çok uzağına düşecektir bu boyuttaki bir dinleyiş. Dildeki anlamla ...kalpteki küfür arasında köprüyü kurmak olarak açıklanır bu...sanma olarak değil demişti bir ara bana.... Yalan söylüyorlar...Hep yalan söylüyorlar..Bütün gün bir yandan söyleyecekleri yalanları üretip diğer yandan yeni üretilmiş olanları kullanıma sunuyorlar..Stoklarında da düzenli olarak zor günler ve ya panik anlar için yalan biriktiriyorlar....Kendilerine,sevdiklerine,sevmediklerine...Hiç kimseyi bulamazlarsa duvarlara....Üstelik çoğu zaman sanki masumluk düzeyinde bir özensizlikle ...yalan söylüyorlar. Bunca yoğunlaştırılmış bir yalan söyleme süreci ömürlerinin bir kaç katına denk geldiği halde hiç biri hissettirmeden ...yalan söyleyemiyor... Hani gün gelir sırtınızı rahatça yaslayabileceğiniz ustaca bir yalana razı hale gelirsiniz..öyle değil....daha sözleri ağızlarından havaya değmeden yamulan ....daha siz inanmak için bütün sezgilerinizi kapamadan açıklarına takılıp düştüğünüz..kaba saba...ahmakça bir şekilde söylüyorlar yalanlarını... Çünkü herkes söylüyor..Çünkü kimse diğerine neden diye soramaz...Çünkü yüz göz olmanın en düşük haliyle düğümlerini attıkları bir ilişki manyetizması içinde bütün yalanlar üstüste yığılıp iyi kötü içlerine sığabildikleri bir evren oluyor.. Ben gelince sahneye...daha parmak ucumla değer değmez...ayaklarım ,ellerim,burnum,ağzım giderek küçülürken kulaklarım büyüyüp; o evren dedikleri şeydeki tanıdığım bütün yüzleri,bilme gafletine düştüğüm bütün bilgileri , ve adresleri ve binaları ve hatta binalara değen ağaçları bile ayrıştırıp toza dönüştürüyor... Bir iç çekmeden ibaret oluyor dünya...Hangi taşa basıp hangi buluttan hayata sıvışacağımı bulamıyorum... Ben hatırlıyorum..Adam sağırlaşması gerektiğine inanıyordu..Sanılanın aksine meselenin görüntülerde ,kokularda ya da dokunulanlarda değil seslerin içinde olduğuna inanıyordu. Hayatın özü ...ve canlıların ruhu ...ve evrenleri ayakta tutan bütün fizik kanunları seslerin tınısından ibaretti ... Önce sesleri kendi içinde minimalize etmeye çalıştı...Kulakları içeriği taşır taşımaz beyinle arasına bir bağlantı olmadan hemen önce onları parçalayıp makul ses paketlerine indirmeye.. Bir cümle söylüyorsunuz diyelim...Öncelikle o cümleden bir kelime eksik duymaya çalıştı. Sonra tonlamaları yumuşattı...Virgülleri azalttı..Hoş kimse anlamak için süre tanıyacak esleri vermiyordu ya ...Her neyse...Seslerin birbirinden farklarını azaltmaya calıştı.. Arka plandaki sesleri bastırması için ön plandaki seslere yüklendi...Kedi sesi,kuş sesi,dalga sesinden yardım istedi.. Gerçekte varolmayan bir sağırlığı bilincine kabul ettirmek için ses sistemi üzerinde atlanabilecek bütün taklaları attı. Sana örneğin aptal diyorsa biri ...Bu insanlık adına bir yıkımdır. Bir kişi bir başka insanı göz göre göre bir acıyla hem de anlık bir kararla bırakabiliyorsa herkes herkesi öldürebilir demektir...derdi bana. Söylenen her güzel söz , söylenmek istenen özden büyük , ve her kötü sözde bu özden küçük bir yankıyla iletilir. Çünkü kelimeleri çeliği parlayan silahlar olarak ellerinde tutmayı severler. Öyle ki..bir gün görebildiğin herşey eğri büğrü ağızlar olur.. Ve karşılarında tek bir kulak olarak sen.. içine boşaltılan kirli suyu sürekli sürekli dibinde biriktiren bir kulak. Sağırlığı tasarlamak seslerin girişini engellemiyordu ve ya özlenir dönüşümünü sağlamıyordu...anladı. Bütün bu kelimeler...bunların içinde tek biri yok ki kendiliğinden orada olsun ve tek biri yok ki beni sınırlarını ,dokusunu,çıkışını kendi başıma bulmam ya da uydurmam gereken bir belirsiz anlamlar kuyusuna itmiyor olsun... Anladım ki sonunda konuşmak gibi dinlemek de imkansız. .............................................düşmekte olan bir uçaksan , içindekileri doldurduğun bir karakutuyu en yakınındaki insana emanet etmek istersin..en yakınında sadece ısıran kelimelerin flu sahipleri varsa ....yazmaya başlarsın.böyle can çekişir gibi ..kan ter içinde hiç bitmeyecekmişcesine gücün..yazmaya başlarsın..harflerin zalim saldırılarına kendi başına direnir ve aralarından sıyırmayı başardığın anlamları sana benzeyen bir geçmiş,şimdi ve gelecek yaratmak için kullanırsın..çünkü herkes yaşamış olmak ister....ölmeden önce bir kez yaşamış olmak.... ..........................................Konuşma gürültürleri içinde,cılız incecik bir sestir sesin..Ne arkasında gölgesi -karanlık bir iç anlamı- çok yüzlü bir niyeti vardır..ne de önünde günlük hayatın geleneği olan avlanma gayesine dair bir yükseltici tonlama.Sadece kelimeler ve kalbin arasında kurduğun denklik...Yani ne kadar olabiliyorsa işte. cılızdır.. Cılızlığın her gün bir koca göbekli seslenişler çılgınlığı ortasında paralanarak evine döner.. Bir haykırış ya da küsüş gibi kalın çizgili harfler çizmek ....Ya da incecik harflerin kar sesi kadar saydam ve zarif dansını izlemek arasında karalanan binlerce kağıt aslında deliliğinin tuğlaları gibidir..Seni rüzgardan ve soğuktan korur... ....................................Bir gün bir kanser hücresi hayal ettim...Dallarını,ulaşabileceği yerleri geniş tutabilmek amaçlı üretken kıldım...Bir dost gibi ,kalbi saran sıcacık bir kucaklama gibi ,yumuşacık bir gök altında sevgiliyle sohbet etmek gibi pürüzsüz dokunuşlar verdim ona...Yayıldıkça korkusuz bir teslimiyet hissiyle kucaklayan böylece cesareti teşvik eden bir alanda sınırsızca koşma hakkı verdim... ................Kulaklarımla bağlantılı her yere yayılması için ....bir doktor titizliği ile anatomi kitapları okuyup...duymaya dair...duyuşa...ve sonunda hatta hissetmeye dair bütün organları eksiksiz hayal etmeyi öğrendim.... Kelimeleri bu kadar iyi ya da çok yönlü duyman aslında onları çok sevmenden kaynaklanıyor.Sırf duyduklarından ürküp duyabileceğin bütün sözlerin önünü kesmen kendine yaptığın bir haksızlık değil mi demiştim...Şimdi bile ürpertir beni gözlerindeki o kararlılık... Bir insan için, kendi içinde insansız tek alandır...Herhangi bir şeyin yokluğunu seslerin,çiçeklerin şunun bunun-abartısız ,net bir kararlılıkla istemek... gözlerini yumdu... iç çekti.... nefesi bir mezarlık kenarından geçen birinin ıslığı gibi yırtıcı bir şekilde havayı geçti. ....bir kaç kelebek düştü gökten...tam ortadan ikiye ayrılmış... unutmak istediklerini kendine artık söylemeyen ama hala her ayrıntıyı isimsiz bir dilde bilen insanların zalimliği.... ve o insanların iç acıtan çaresizliği. Aslında, seslerden...onları bana taşıyan insanların hafifliği nispetinde ağırlaşan anlamları yüzünden değil...buna direnebiliyordum...cünkü bir evim vardı ve o evin içinde küçük bahçe lambaları gibi asılmış sevdiğim ses öbekleri... Bir gün onun sesinin o seslerle aynı özensizlikle beni linç ettiğini sezişim yüzünden vazgeçmek istedim. İsterdim ki...benim için özel bir cenaze..güzel güller...bir kaç peri....biraz yağmur ..yıldızlı bir gece hazırlasın... Ben ki her gün ve her gece onun o mükemmel o ruh okşayıcı o kalp cezbedici mırıltılarını duymak için ...evrenin bana yolladığı ve onu asmam ,yoketmem için kanıt olarak sunduğu her türden sesle en insafsız cephelerde sabaha kadar süren koyu karanlık bir soğuklukla- teni oradan da kalbi yaralayan yaralanmalara razı olarak savaşırken.. bir gün o ses bana ...çok basit bir nedenle ....beni ucuz bir cenaze ile gömmeye çalıştığını ama başaramadığını söyledi. Gururlu bir savaş göğsüyle şişmişti cümlesi..Sevginin akıl almaz bir gösterisini yapıyor olmanın o şımarık...insafsız yüzü. Her ses gibiydi..Her ses gibiydim...Herkes gibiydik.. ve nedeni için hiç ....uğraşılmamıştı.. Ben o arada bir kaç ömre yetecek kadar ölürken...bir anlamsız büyük aşk gösterisinin küçük dansçısıydım.. Dans ederken ayaklarımdan ellerimden kan taşıyordu. Alkışlar endişeyle uluyan kargalar gibi göğsümde kocaman delikler açıyordu.. Sen yağıyordun benden dışarı..Patlamış bir irin gibi seni kusarak ağrıyı durdurmaya çalışıyordum..Ama benden önce hep eve varıyordun...Ben ufalanıp hücrelerimden çözülürken sen her yerde beni bekliyordun.. Ben ölüyordum..Sense biletleri kesiyordun. Bütün söz öbekleri kanlı taşlara dönüştü bana değip.... ve yollarımı ..ona ...hayata ..kendime ...her ne varsa işte oraya açılan yollarımı örttü. Ben o günden sonra o adamı bir daha görmedim.Varsayarak sağırlaşamayacağını anlayan bir adam ne yapar...bir şiş alır kulaklarını tek tek deler ve ya diktirir mi her ikisini birden. Bunu kaçmak olarak görürdü o.Savaşmadan yenilmek ...ona benzer bir şey işte.Yenilmek sorun değildi eylemsiz kalmak...Her anı için ayrı bir keyif ,özen arzulamış biri için imkansızdı.. Ama ondan son bir haber aldım. Bir daha hiç evine uğramamış o günden sonra.. Hangi günü kastettiğini bilmiyorum...ama çok hafif küçücük bir anmış. O an herşeyi anlamasını sağlamış.ve evinin aslında olmadığını görebilmiş. E dönmesi de gerekmemiş. Artık sakat bir bilince sahiptim...Ne içeri bir şey almam ne dışarı bir şey atmam imkansızdı. Oysa insan kıpırtısız bir an bile duramaz..ölü dahi olsa. Ben boğuluyorum..o sahilden izliyor..giderek küçülüyor, gözden uzaklaşıyor..gözümü yakıyor bu küçülüp noktalaşan görüntü...daha fazlasını görmek isterken tuz yutuyorum..okyanus yutuyorum...bir an daha var olduğunu sanmak için onun....kendimi yutuyorum..cigerlerime yapışan yokluğunun ağrısı bütün balıkların donmasına neden oluyor..binlerce gün bu suyun balıkçıları donmuş balıkları sudan topluyorlar...onun... senin kaybolduğunu görüyorum...uzayan ....uzadıkça kısalan anlar içinde..her anı ezberlerken ben ...hangimiz ölüyoruz bu açıdan anlayamıyorum...ama en çok senin ölmene üzülüyorum...meleklerin bana dokunmasını istiyorum...bu öksüzlüğü hiç bir şey dolduramıyor...sanki alevler içinde bir cehennemi yutsam o zaman yeniden bütün olurmuşum gibi geliyor. Saçlarımı yaktığımı hayal ediyorum.. Ruhum soyuluyor...Herşeyin siyah olduğu bir alışveriş merkezinde tek alıcı ben olduğum halde kalabalıktan faydalanıp ...o şeyler ...senden bana akan ama senin derin uykunda farkında olmadığın o karanlık sessizlik parçaları ruhumu soyuyor... Korkunç bir soygun bu..yüzyılın en büyük soygunu.. Konuştuklarından daha ağır bir cümle kurmayı sessizlikle başarmana hayran kalıyorum.. İlk kez yabancılaşıyorsun...İlk kez bu sirkteki diğer yüzler gibi flulaşıyorsun..Yörüngemden kopuyorum....Bütün yıldızlara sabırla çarpıp muhteşem görüntülerle dolduruyorum göğü...Çılgınlığı davet eden bir ses tam alnımdan fırlayıp tam senin kapının önünde ama asla dokunmadan sana ait herhangi bir şeye..patlıyor. Kulaklar tükeniyor..hiç bir duyuş için yer kalmıyor. Adam başarmış...Evet ,başarmış...Sağırlaşmanın yolunu bulmuş. Kendi sesiyle diğer sesler arasında yer değişikliği yapmış.Her dinlediğini konuştuğu...her konuştuğunu ise dinlediği varsaymış. Sen o olmuş...O sen olmuş....Defalarca değişip durmuşsunuz...Öyle bir an gelmiş ki sen merhamet etmiş..yoruldun artık bırak zamana bırak bile demişsin..O can havliyle ayağa kalkıp devam diye diretmiş.. derken silinmeye başlamış yoğunluğuna dayanamayan bellek... Ne sen kalmış..Ne o kalmış.. Şimdi kabare şarkıları dinlermiş adam sessizlikten... uzakta çok uzakta..Kendi için bile gidilemeyecek kadar uzakta.... ...Hem iç dönemeyeceği bir evi varmış.. hem bir de adını unuttuğu bir sevgisi. ...... bir ay bahçesi için tutulmuş küçücük bir dilek.... bir kefen gibi uzatılıp çocuğun üstü örtülmüş.... ....... artık üşümek yok...yok artık üşümek...' . 13:15 - Cuma, Ocak 2, 2009 - heceye nefes'kapısı
|
||z/uyku
.sayfa - ![]() bazen üşüdüğümüzde ellerimizi yakıyoruz ısınmak için güneş gözlerimizi ısıran yalancı bir buz kütlesi Z/UYKU kanımda yüzen siyyah nilüferler
|